Anasayfa / Moda / MÜSLÜMAN ÜLKELERDE KADIN BELGESELİ ÇERÇEVESİNDE, KÜRESEL TEHDİTİ

MÜSLÜMAN ÜLKELERDE KADIN BELGESELİ ÇERÇEVESİNDE, KÜRESEL TEHDİTİ

Yakın bir zamanda bir konferansta yaptığım konuşma, kolay ulaşılması için buraya koymak akıllıca olur diye düşünüyorum.

KÜRESEL TEHDİTE KARŞI KADIN BULUŞMASI 19-20 Mayıs 2007/İstanbul Green Park Hotel

?MÜSLÜMAN ÜLKELERDE KADIN? BELGESELİ ÇERÇEVESİNDE, KÜRESEL TEHDİTİN, BELGESELDEKİ ÜLKELERİN KADINLARININ HAK MÜCADELESİNE ETKİLERİ

Aslıhan Eker

Bugün bu toplantıda burada bulunan konularında uzman değerli konuşmacıların aksine ben bu konularda oldukça yeni bir araştırmacı olarak sizlere son 3 yıl içerisinde Ayşe Böhürler ile beraber yaptığımız 13 ülkeyi kapsayan müslüman ülkelerde kadının durumunu araştıran belgeselden edindiğim izlenimleri konferansın çerçevesi içerisinde yararlı olması umuduyla sizinle paylaşmak üzere buradayım.

Burada çoğu kişinin belgeselden haberi olduğunu biliyorum, fakat bilmeyenler için bu belgeselin içeriği amacından kısaca bahsetmek istiyorum. Öncelikle belgesel projesi Ayşe Böhürler ve Süreyya Önal tarafından bundan 4 yıl önce oluşturulmaya başlandı, saha donra projeye ben de dahil oldum ve ilk ülke Umman?a 2004 Aralık?ta giderek start vermiş olduk. Bundan sonra 2 yıl boyunca Umman, Yemen, Sudan, Mısır, Lübnan, Suriye, İran, Ürdün, Filistin, Cezayir, Endonezya ve Malezya?ya yolculuk yaptık. Daha sonra ise Trkiye çekimlerini yaparak projeyi tamamlamış olduk. Belgeselde her ülkede farklı kesimlerden farklı düşüncelerden farklı iş alanlarından, günlük hayattan köyden kentten bir çok kadınla röportaj yapmaya gayret ettik. Amacımız bir fotoğraf çekmek, ve müslüman ülkelerdeki kadınları farklılıklarıyla tanımak ve tanıtmaktı.

Burada bugün küreselleşmenin ve modernleşmenin etkileri sonucunda gittiğimiz islam ülkelerinde kadınların hayatlarının nasıl değiştiği ve bu değişime karşı küreselleşmeyi kendi değerlerine karşı tehdit olarak görüp aileyi ve islami değerlerini korumak adına nasıl bir tavır geliştirdiklerini ve nasıl mücadele ettiklerini özetlemeye çalışacağım.

belgeseli yapmaya karar verdiğimizde niyetimiz şimdiye kadar sürekli başkaları tarafından presente edilen, özellikle de batı tarafından inceleme altına alınan ve çoğunlukla da cahil, baskı altında, konuşamayan, özgür olmayan kadınlar olartak yansıtılan ve tanınan diğer islam ülkelrindeki kadınları, kendi gözümüzle görmek, tanımak ve aslında yansıtıldıkları gibi olmadıklarını ortaya koyacak pozitif bir imaj çizmeye çalışmaktı.

Aslında niyetimiz tam da bu konferansın konusu çerçevesinden şekillenmişti, 11 Eylül?den sonra başlayan yeni-emperyalizm dönemi diyebileceğimiz bir zamanda kadınlar yine Edward Said?in ?oryantalizm? inde dikkat çekildiği üzere vahşi ve cahil doğulu ve müslüman erkeklerden kurtarılması gereken zavallılar olarak yansıtılıyordu. Ortalıkta zavallı ve ezilmiş müslüman kadın portreleri dolaşıyordu, bu dönemi bu salondaki herkes net olarak hatırlıyordur eminim. Burklarından kurtarılmaya çalışılan kadınlar gibi... Bunun karşısında ilk defa müslüman kadınlar olarak bizler batı seyircisine de hitap edebilecek kalitede içeriden bir bakışla, kötü hikayelerin değil başarılı ve kariyer sahibi kadınların seslerinin yer aldığı bir belgeselin bu alanda ilk olacağını ve çok önemli olduğunu düşünerek bu işe soyunduk.

Ve bu projeye başladığımızda şunu farketmiştik, senelerdir müslüman kadınlar olarak sorulara muhatab olan bizler birçok müslüman ülkenin ismi anıldığında kadınları hakkında hiçbir şey bilmiyorduk. Dünyadaki müslüman kadınlar dendiğinde aklımıza tanıdığımız birkaç yazardan, yada iranlı birkaç yönetmen veya aktrisiten başka isim gelmiyordu. Mesela Umman kadınları kimlerdir ne yaparlar, Yemen?de kadınlar nasıl bir hayat yaşamaktalar, Endonezya?da müslüman kadınların ne gibi problemleri var sorularının cevapları varsayımlardan ibaretti.

Araştırmaya başladığımda bu cahilliğin sadece kişisel olarak bizimle sınırlı olmadığını, Türkiye?de genel olarak böyle bir ilgisizlik olduğunun farkına varmıştım. Listemizde gidecek olduğumuz ülkelerin çoğunun kadınlarıyla ilgili tek bir türkçe kaynak bulamamıştım. Burada küresel tehdit dediğimiz Batı tarafından oluşturulan gündemlere karşı durması gereken biz müslüman kadınların, kendimiz hakkında ancak Batı kaynaklarına başvurarak bilgi edinmemiz bizim için hayli ironik olmuştu.

Bu önyargıları ve genellemeleri gittiğimiz ülkelerde yaptığımız röportajlarda da sıkça gördük. 13 ülkede 200?den fazla kadınla yaptığımız röportajlarda en sık tekrarlanan ve artık duymaktan sıkıldığımız cümle ?şu şu problemlerimiz var, ama Elhamdülillah biz diğer müslüman ülkelerin kadınlarından daha şanslıyız?! Bu cümle gittiğimiz her ülkede istisnasız tekrarlandı. Hatta gittiğimiz ülkeler içerisinde kadınların eğitim, refah seviyesi açısından en düşük olarak nitelendirebileceğimiz, tabi GSMH olarak da dünyanın en fakir ülkeleri arsından olan Yemen?de bile bir çok kadın tarafından söylendi. Türkiye?de diş hekimliği okuyup şu anda Sana?da babasının hastanesinden diş hekimliği yapmakta olan genç bir Yemenli hanımla yaptığımız röportajda mesela, kendisi birçok problemden, baskıcı geleneklerden vs den şikayet ettikten sonra ama Allaha şükür biz İran gibi değiliz diye eklemişti. Burada Ayşe Böhürlerle ikimiz de bir anda şok olduk. Böyle düşünmesinin nedenini sorduk, orada kadınlar araba filan kullnamıyorlarmış, sokağa çıkamıyorlarmış biz burada peçeyle de olsa çıkıyoruz, burada kadınlar daha özgür diye cevap verdi. Böyle bir cevabın bir Amerikalı veya Batılı tarafından verilmesini beklersiniz, ama gayet eğitimli genç bir müslüman kadın tarafıdnan değil. Ama bu birbirimiz hakkında ne kadar bilgisiz ve önyargılarla donatıldığımızın çok iyi bir örneği. Türkiye?de bu genellemeler daha da şiddetli, bunun tarihsel açıklamaları var ama ben partikten örnek vermek istiyorum. Birçok ülkeyi ziyaret ederken birçok arkadaşım, gayet muhafazakar olan akrabalarım bana çok dikkatli olmma gerektiğini, Arap erkeklerinin saldırgan olduğunu, bir sürü eşlerinin olduğunu, bir kadın için asla güvenli olmadığı vs gibi uyarılarda bulunuyorlardı. Bu tip önyargıların oluşmasının nedeni zannediyorum ki, müslüman ülkelerde insanların müslüman dünyaya dair görüşlerini şekillendirdikleri veyahut ilk defa diğer müslümanlarla tanıştıkları yerin Suudi Arabistan gibi bir yer olması. Ne yazık ki Suudi Arabistan?ın kadın konusundaki tavrı bütün İslam ülkelerine hatta İslama hem batılılar hem de müslümanlar tarafından malediliyor.

Bu nedenle belgeselde en önemli amaçlarımızdan birisi islam ülkeleri arasındaki farkları ve kadınların bu ülkelerdeki sosyal konumlarının, statülerinin, aktiflik veya pasifliklerinin veya problemlerinin ekonomik, politik, tarihsel, geleneksel durumdan etkilenerek farklılaştığının altını çizmekti. Benim de bu konuşmada altını çizmek istediğim en önemli şeylerden birisi bu. Küresel tehdit diye genel çatı altında toplayabileceğimiz kültürel emperyalizm, savaş tehditleri, islamın kutuplaştırılıp terörle eş anlamlı turulması gibi tehditler her ülkedeki kadın hareketlerini veya kadınları farklı boyutlarda etkiliyor

.

Gittiğimiz ülkelerde yaptığımız röportajlarda kadınların hepsi istisnasız varolan problemlerin kaynağının İslam değil yanlış uygulamalar, geleneksel yorumlar olduğunu altını çizdiler. En seküler en dindar olmayan kadından en dindarına hepsi sözbirliğiyle İslamın kadına en çok değer veren din olduğunu dile getirdiler. Bu sadece Türkiye, Lübnan, Cezayir gibi ülkelerde değişiyor. Fakat en sivri şekliyle Türkiye?deki bazı feministler veya birçok laik İslamda varolan uygulamaların kadının özgürlüğünü baskı altına alan emirler olduğunu ifade ediyorlar ve dinin kadının özgürleşmesi önünde engel olduğunu dile getiriyorlar.

Fakat tabii gittiğimiz ülkelerde her nekadar ağız birliğiyle kadınlar problemlerin İslamdan kaynaklandığını söylemiyor olsalar da, ortada varolan birçok problemin İslamın yanlış yorumlarından kaynaklandığı ifade ediliyordu. Yani ortada kadınların çözmesi gereken İslami yorumlardan kaynaklanan problemler vardı. Bu anlamda Batı?da veya küresel dünyada msülüman kadınlar hakkında çıkan haberlerin veya kara tablonun tamamıyla inkarı söz konusu değil. Burada dikkat çekilmesi gereken nokta, bu ülkelerde içeriden gelen bir kadın hareketinin olduğu ve bizzat o ülkenin kadınlarının bu problemlerle mücadele ettiği. Böyle bir mücadele içten sürerken batı?nın sürekli kadın konusuna müdahele etmesi, veya üstten ahkam kesmesi bu kadın hareketlerine bir yarar sağlamıyor aksine zarar veriyor. Nasıl zarar veriyor? Bu ülkelerde kadınların hak arayışları emperyalist Amerikancı veya batıcı tehditlerin bir yansımasıymış gibi algınanıyor, ve kadınların aslında içeriden gelen değişim talepleri veya istekleri Amerika?nın islami ülkeleri yozlaştırma politikalarının bir parçasıymış gibi algılanıyor. Bir çok kadın derneği Batılılar tarafından desteklenmekle, para almakla, kadın problemlerini abartarak Batıya peşkeş çekmekle suçlanıyor. İçten ve samimi sesler, batının da geleneğin de uzağında yeni tanımlamalar yapılarak oluşturulmaya çalışılan değişim yavaşlıyor.

Peki nedir kadınların genellikle bütün bu ülkelerde verdikleri hukuki anlamda mücadelenin ana başlıkları: Öncelikle belirtmeliyim ki biz seküler bir ülkede yaşadığımız için islami hukuku sadece teroi olarak biliyoruz, partikte yaşanan problemlerden birçoğumuzun haberi yok. Bu gittiğimiz ülkelerin hepsinde aile hukuku şeri olarak belirlenmiş, her nekadar birçok alanda hukuk Batı hukukunu kullanıyor olsa da aile hukukun şeriat olmasına çok dikkat ediliyor. İslam Aile Hukuku her ülkede farklı uygulanıyor. Bazı ülkelerde bazı maddeler değiştirilirken bazı ülkelerde bu değişimlere şeriate aykırı olduğu savıyla karşı çıkılıyor. Aile hukukunda kadınların ve kadın hareketlerinin gittiğimiz ülkelerde en çok dile getirdikleri istedikleri değişimler genellikle şu başlıklar altında toplanabilir:< 1- Boşanma- geleneksel islam hukukuna göre erkeklerin sözle şartsız boşama hakkı varken kadınların bu hakkı yok. Hula yani kadınlara boşama hakkı birçok ülkede daha yeni tanınmış bir hak, ve hula da aslında kadınlara çok ciddi bir çözüm getirmiyor, çünkü hula yapan kadın bütün haklarından feragat etmek zorunda, mehri de dahil herşeyini erkeğe geri veriyor. Mesela kadın kocasının ikinci evliliğine razı olmadığı için boşanma talep ediyor, diyelim 20 yıl sonra , fakat Hula istediği için o zamana kadar elinde olan bütün mallardan feragat ediyor ve elde sıfır kalıyor. Bu nedenşe mesela Mısır?da kadınların çoğunun kocalarının ikinci üçüncü evlililklerine veya şiddete tahammül etmek zorunda kaldıklarını söylüyordu kadın dernekleri. Tabii bir çok ülkede evlenme kontraktı diye bir uygulama var, ve bu kontrakta kadın eğer baştan ikinci evlilik vs gibi birçok şeyi belirtir ve boşanacağını ilan ederse bu haklara sahip olabiliyor. Tabii bu kontraktı kimlerin yapabileceğini tahayyül edin, yemen gibi kadınların %40?ının okuma yazma bilmediği ve eşlerin evlenmeden önce birbirlerini görmelerinin bile ayıp sayıldığı bir toplumda kaç tane kadın böyle bir kontraktı yapabilir. Tabiiki çok az elit bir kesim. Bu konuda örnek bir hikaye yemen?de karşılaştığımız Azize?nin hikayesiydi. Oldukça fakir bir ailenin kızı olarak evleniyor, ona verilen mehr de tabii ailesi tafafından düğün masraflarına harcanıyor. Kocası ve kaynatasından sürekli şiddet görüyor, eve kapatılıyor, iki çocuğu var yapacağı hiçbir şey yok. En son dayanamıyor ve annesinin evine kaçıyor ve tabii kocası ona bu kadar işlence etmesine rağmen onu boşamıyor, çünkü iran?da veya başka İslam ülkelerinde de çokça görüldüğü gibi erkekler kadınları hula yaptırmaya zorlamak çünkü bütün malları kendileri almak için herşeyi yapıyorlar. Azize boşanacak fakat mehri geri ödeyecek parası yok, en sonunda birilerinden borç alarak boşanabiliyor. Çocuklarını, elindeki parayı kaybediyor ve üstüne üstlük borçlu 25 yaşında bir kadın olarak böyle geleneksel bir toplumda kalakalıyor. Bu birçok örnekten birisi. Burada hukuğun zayıf olnı koruması gerekirken ve böyle konulara çare bulması gerekirken zaten toplumsal hiyerarşi açısından üstün olanın yanında nasıl durduğunu görüyoruz. 2- kadınlara veli tayin edilmesi. Birçok ülkede yine kadınlar velilerinin izni olmadan yurtdışına çıkamıyorlar veya evlenemiyorlar. Veli derken baba, koca , abi veya dayı amca gibi erkekler kastediliyor tabii. Hatta bazı ülkelerdeki islam hukuku uygulamasına göre velilerin kızların isteği olmadan evlendirme hakları var. Çoğu ülkede bu kural da değiştirilmiş. 3- Namus cinayetleri konusundaki kararlar...Birçok ülkede yine namus cinayetlerine cinayet muamelesi yapılmıyor, namus cinayetinden içeri girenler 3 ay 5 ay gibi kısa süreler sonucunda hapisten çıkabiliyorlar. Yine ev içi şiddet te bu bağlamda ayrıca bir başlık. Hala erkeğin karısını dövme hakkı olduğunu dinle savunan kişiler var... 4- Çok eşlilik. Birçok ülkede yine çok eşliliğin sınırlandırılması yani bir takım şartlar getirilmesi söz konusu, yani mesela birinci kadından izin alınması gibi. Ama bazı ülkelerde dindar kesim bu kısıtlamalar karşı çıkıyor, Allah?ın erkeklere verdiği hakkın kısıtlanması olarak görüyorlar. En son Malezya?da erkek ikinci eş almadan birinci eşe malının yarısını versin diyer bir kısıtlama getirilmek istenmişti. Nedenleri ise: çok evlilik yapan erkek bütün eşlerinin mallarına ortak olurken, kadınların mallarının gittikçe bölünüyor olmasıydı. Fakat meclis karşı çıkmıştı bu kısıtlamalara. Yine Ürdün?de birinci eşten izin alma zorunluluğu meclisten geçmemişti. Ama islam dünyasında birçok kişi çok eşlilik ayetinde yer alan adalet vurgusunun bu tür bir kısıtlamaya yeterli kaynak olacağı konusunda hem fikir. 5- Mirasta eşitliksizlik- bu da modernleşmeyele beraber, çalışan kadınların artık evi geçindiren olması, çoğunlukla anneye babaya bakanların da onlar olması nedeniyle hala mirasın üçte birini almaları dolayısıyla eşitsizlik olarak görülen uygulamalardan birisi. Özellikle Malezya gibi çalışan kadın oranının hayli yüksek olduğu, gelir seviyesi yüksek oldukça batılı ve modern bir ülkede bu konuda çok fazla ses çıkmakta. Tabii bunun pakistan, yemen, mısır, ürdün gibi ülkelerin feodal kesimlerinde kadınlara mirastan hiç hak verilmemesi için şiddete başvurulduğu olunuyor... 6- Başörtüsü zorunluluğu gittiğimiz ülkeler arasında sadece iran?da olan bir uygulama, ve bunun sonuçlarını ve tepkilerini hepimiz biliyoruz. Yemen?de böyle bir zorunluluk olmamasına rağmen sosyal baskıdan ötürü herkes peçe takıyor diyebiliriz. Çünkü takmayanlar parmakla sayılacak kadar az, başını örtmeyen ise 3-4 taneyle sınırlı. Yemen üniversitesinde gördüğümüz birkaç peçesiz kızla kamera arkasında sohbet etmiştim. Peçeye genelde inanıp inanmadıklarını sordum, hiçbirisi inanmıyordu, başörtüsüne inandıklarını ve başka bir ülkeye gittiklerinde de taktıklarını söylerken, peçenin laf ve söz olmasın diye zorunlu olarak takıldığını söylemişlerdi. Çoğu ailelerine kızları kötü kız diye söz gitmesinden koktukları için çoğu yerde peçe takıyorlardı. Hepsi dindar kızlardı, ama böyle bir dini ve sosyal baskıdan rahatsız olduklarını en büyük hayallerinin yemen erkeklerinin ve geleneklerinin değişmesi olduğunu söylemişlerdi. Başörtüsü yasağı ise Türkiye dışında gittiğimiz ülkelerin hiçibirisinde yok. Hatta üniversitelerde, mecliste peçeli kadınlar bile var. Fakat Mısır, Lübnan, Cezayir gibi ülkelerde kadınların başörtüsünden dolayı iş hayatında ayrımcılığa uğradığı söyleniyordu. Tabii bu bütün iş alanlarında söz konusu değil... Bunun dışında İran?da mesela kadınların islami kurallara dayanarak cumhurbaşkanı olamaması durumu sözkonusu. Halbuki bu diğer islami ülkelerde böyle değil. Fakat Endonezya ve pakistan gibi kadın başbakana sahip olan ülkelerde bunun islama aykırı olduğunu söyleyen etkili cemaatler var, bu nedenle toplumda bir tartışma yaratılıyor. (Bu saydıklarım önemli başlıklar tabii bunun dışında daha birçok problem olarak gördükleri ve uğraştıkları mesele var müslüman kadınların. Bunların en başında tabii fakirlik geliyor, ne yazık ki fakirlik, savaş, çatışma kadınları çok kötü etkiliyor. Bir çok ülkede var olan çatışmalar diğer ülkelere göç olarak yanısyor Ortadoğu?da. Ve mülteciler en büyük problemlerden biri haline geliyor. Yemen?de büyük bir Somalili mülteci grubu var, Suriye Irak, Filistin ve Lübnanlılarla dolu, Mısır, Lübnan, yine Filistin mültecilerini ağırlıyor, İran ve Pakistan Afganistan?dan yaşanan yoğun göçün etkisi altında...Sudan zaten Darfur ve Güney Sudan sorunlarıyla en zor durumda olan ülkelerden birisi... ) Bütün bu sorunların arasında ise ?Eğitim? herkesin istisnasız herkesin vurguladığı bütün problemlerin çözülmesinde anahtar kelime. Eğitim bütün gittiğimiz ülkelerde insanların en çok yardıma muhtaç olduğu, en çok destek istedikleri alan...Tabii eğitim sadece kadınlar için değil erkekler için de... Fakat bu islami hukukta yapılması istenen değişiklikler veya bundan doğan problemler dile getirildiğinde farklı tavırlar var. Bunları da benim şahit olduğum araştırmalarımdan çıkardığım şekliyle şöyle sıralayabilirim: a-savunmacı apologetic yaklasim- iyi musluman olsaydik basimiza bunlar gelmezdi islam kadina butun haklarini verir- b- bu tur hak talepleri aileyi yozlastirmaya yoneliktir, kadinlari bu anlamda ozgurlestirirsek aileyi kaybederiz- c- feminist-laik yaklasim, dinsel hukuk esit hale gelemez sekuler medeni hukuk kullanmak gerekir- d- feminist-dindar yaklaşım -kadinlar ictihad yaparsa, ataerkil yorumlar degisirse islam hukukundaki ayrımcılıklar kalkabilir, bu islamı çarpıtmak değil güncllemektir -sinta, prenses vicdan, zeynah enver?Bu yaklaşımda Malezya?da islam Kızkardeşleri Derneği Başkanı Zeynah Enver?in şu cümlesi özetliyor: ?Benim inandığım din ve Allah adaletten bahsediyor, o zaman adaletsiz gördüğümüz bu yasalar Allah?ın emri değil ancak ataerkil zihinlerin ürünüdür?. bir de dikkat çekilmesi gereken bir diğer nokta birçok ortadaoğu ülkesinde kadın hakları söylemleri batici ve bati maşası oldugu dusunulen, despot, politikada ozgurlukcu olmayan saltanatlar veya totaliter devletler eliyle yurutuluyor, bu da bu ulkelerdeki islami partileri kadın konusunda şeriatte yapilabilecek olasi degisikliklere karşı mesafeli tutuyor. Mesela Mısır Kadınlar bu problemlerden bahsederken ve hukuk karşısında tam bir eşitlik talep ederken kendilerini Batı?nın dayattığı bir özgürlük ve eşitlik talebinden ve tanımlarından ayırıyorlar, ayırmak istiyorlar. Bu nokta bence çok önemli, müslüman kadınlar kendi problemlerini kendileri İslam çerçevesi içerisinde çözmek istiyorlar ve bunu yaparken kimliklerini ve dinlerini geleneklerini korumak istiyorlar. Bunu şöyle açabiliriz. Mesela Yemen?de Ymen Kadın Birliği Başkanı Rashida Hamdani, bütün bu yukarıda saydığım başlıklar artı erkeklerin kadınlara yaptığı baskıları eleştirdikten sonra ama biz Batılı kadınlar gibi olmak istemiyoruz diye eklemişti. Çünkü öncelikle aileyi korumalıyız, o bizim için en önemli müessese demişti. Bu nedenle problemle kendi toplumsal iç dinamiklerini göze alacak bir yöntemle mücadele etmeye çalışıyorlar, mesela imamlarla diyalog kurarak. Bazı imamları yurtdışına göndererek, bazılarıyla tartışarak ve ortak bir nokta bulmaya çalışarak toplumda kadınlara yapılan haksızca davranışların veya geleneksel İslami öğretilerden kaynaklanan kadının ikinci sınıf görülmesi, evden dışarı çıkarılmaması okula gönderilememesi gibi davranışalrın İslamın gerçeğine uymadığı konusunda hutbeler ve fetvalar vermelerini sağlıyorlardı. Kadınların genel olarak bu anlamda batıdan gelen özgürlük tanımlarına da, gelenkesel ataerkil yorumlardan kaynaklanan hukuki eşitsizliklere de itirazları var. Yani mücadele iki alanda sürüyor. Hem askeri hem de kültürel olarak birçok anlamda emperyalist tehlikeyle karşı karşıya kalan bir ülke olan Suriye?deki kadınlarda bu tavrın çok belirgin olduğunu gördük. kendisi Amerikada eğitim almış Tıp fakültesi dekanı Selva Hanım, batının dayattığı özgürlük kavramlarına karşı çıkışını şöyle ifade ediyordu: ?Kadınlar baskı altındalar. Batı'da da öyledir. Belki farklı bir şekilde. Batının bahsettiği baskının büyük ölçüde abartıldığını düşünsem de bahsettikleri vukuatlardan var. Fakat özgürlük veya baskı diye adlandırdıkları şeyler çoğunlukla cinsellikle alakalı. Çünkü Müslüman ülkelerde Amerika?da veya Batı dünyasındaki gibi cinsel özgürlük yok. Eğer özgürlük buysa evet bizim hayatımızda bu konuda kısıtlamalar var. Ama biz buna inanıyoruz ve tersinin daha iyi olduğunu düşünmüyoruz. ? Ah aslında bu ülkede o kadar çok şey değiştirmek istiyorum ki. Ama kesinlikle Batının istediği şekilde değil.? Yine ünlü romancılardan birisi Nadia Khost, kızı devlet senfoni orkestrasında piyanist olan, kendisi de kızı da oldukça batılı görünümü olmasına rağmen batıcı kadın hakları söylemine ciddi eleştriler getiriyordu: ?Özgürlük adı altında bu ülkeye ve bu ülkenin insanına yapılan her türlü baskıya karşıyım. Bize batılı değerlerin, batı tipi kadın modelinin dayatılmasına da karşıyım. ? Sanki geleneklerimizi koruyan ve öğreten kadının karakterini değiştirmek istiyorlar. Yerine sadece batı dünyasından gelen şeyleri alan bir kadın oluşturmak isteniyor. Ben bize lanse ettikleri medeniyeti en düşük modernizm olarak görüyorum. Batı medeniyeti bir yalandır, yerlerde sürünen, insanı sadece tüketim makinesine dönüştüren bir zavallılıktır. Bizim medeniyetimiz daha üst, daha insanca ve daha asildir.? Fakat Endonezya veya malezya gibi ülkelerde mesela problemler farklılaşabiliyor. Arap ülkelerini aksine farklı bir gelenekten gelen uzakdoğu ülkelerinde, İslam daha modern ve relax uygulanmış, kadın ve erkek ilişkileri geleneksel olarak oldukça relax, kadınlar sosyal ilişkilerde eşitlikçi bir paylaşıma sahipler. Yani toplumsal olarak kadınların kamusal alanda bulunmalarına bir tepki yok. Hatta Endonezya?da bazı bölgelerde anaerkil kültür hala şeriatle eşit olarak yaşatılıyor. Fakat günümüzde dünyada yayılan İslamı kutuplaştırma ve terörle bağlantılandırma politikalarına karşı geliştirilen bir refleksle politikacılar daha müslüman daha islamcı olduklarını kanıtlamak adına kadın meselesini bir araç olarak kullanıyorlar. Mesela Malezya?da kadın dernekleri çok eşliliğe sınırlama getirilmesini yüksek sesle uzun bir süredir isterken parlementodaki milletvekileri ısrarla bu konuda taviz vermeyeceklerini söylüyorlar. Nedeni ise şeriatin erkeğe verdiği hakları batı tandanslı kadın talepleri doğrultusunda değiştimeye yanaşmamaları, yani batıcı olmadıklarını göstermek istemeleri. Endonezya?da da aynı şekilde çok eşlilik gibi konular sürekli gündeme geliyor, bu konuda taviz vermemek batı karşıtı bir duruşmuş, islamdan kompleks duymamakmış gibi algılanabiliyor. Tabii gittiğimiz ülkeler arasında Filistin küresel tehditin kadınları etkilemesi açısından farklı bir yerde duran bir ülkeydi. Filistin?de birinci planda yaşanan şiddet, savaş ve çatışma ortamı kadın erkek bütün herkesin birincil sorunuydu. Kadın dernekleri kadınların şiddet ve çatışma ortamıyla başedebilmeleri , çocukların yetiştirilemesi konusunda danışmanlık hizmeti veriyorlardı daha çok. Lübnan yine savaş ortamında kadın problemlerinin veya meselelerinin çok çok geriye atıldığı bir yer haline gelmişti. Suriye lübnan, Irak ve Filistin?de varolan çatuşmalar ve savaşlardan direk etkilenen bir ülke, ciddi bir göç yaşanıyor bu ülkelere. Ve Suriye?deki kadınlar bu göçün, savaş tehditinin kadınları bir çok anlamda negatif etkilediğini ama diğer taraftan da yardım organizasyonlarında aktif rol alarak bu tür yardım organizasyonlarına direk olumlu katkıda bulunduklarını anlatıyorlardı. Cezayir?de sömürge döneminden kaynaklanan kimlik bunalımını geçiren bir ülke olduğu için , modernlik ve dindarlık arasında denge kurma açısından kadınların daha dengeli olduğu bir ülkeydi diyebiliriz. Ürdün?de kadın derneklrinin veya meclisteki kadın milletvekillerinin sarayın da istediği hukukta yapılacak eşitiliğe yönelik bir takım düzenlemeler islamcı partiler tarafından aile değerlerine zarar verdiği düşüncesiyle reddedilmişti. Hayat Massimi burada kendisi de reddedenler arasında olduğunu ifade etmişti. Fakat Ürdün?de güzel olan şey parlementodaki kadın milletvekillerinin veya kadın hakları savunucularının bunu bir şikayet ve kavga meselesi yapmayıp, kadınlar konusunda eğitim, iş kazandırma, fakirliği önleme, şiddete karşı durma gibi birçok konuda bu partilerle işbirliği yapmaya devam etmeleriydi. Görüştüğümüz seküler düşüncelere sahip birçok kadın miletvekili Hayat massiminin ne kadar başarılı bir vekil olduğunun özellikle altını çizmişlerdi bize... Ayrıca burada belirtmek istediğim önemli bir diğer nokta daha var: Ortadoğu?da veya islami ülkelerde veyahut batıdaki müslümanlar arasında çıkan feminist hareketlerin şöyle bir tehlikesi olduğunu süşünüyorum. Bu hareketlerin en çok şikayet ettiği şey erkek mantalitesinin değiştirilmesi...Değişim talepleri erkeklerin değişmemesi üzerine kurgulanıyor. Bu da oryantalizmde bahsedilen vahşi ve cahil müslüman erkeklerden korunması ve kırtarılması gereken 3. Dünyalı kadın imajını güçlendirip, müslüman erkekleri marjinalleştiriyor. Bu anlamda değişim ve değişim telepleri vurgulanırken erkeklerin de kadınlarla beraber değiştiğinin, ve varolan adaletsizliklerin erkekleri de kadınlar oranında etkilediğinin kadın dernekleri tarafından altının çizilmesi gerekiyor. Mesela gittğimiz ülkelerde önemli bir veri vardı, üniversitelerde okuyan kızların sayısı erkeklerin sayısından yüksekti. Bu şunu gösteriyor, artık babalar kızlarını üniversiteye gönderiyorlar, ya da eşler...Bu değişimin kadın ve erkeği aynı oranda etkilediğinin göstergesi... Erkeklerle kadınları bu kadar kutuplaştırırsak, bütün problemleri müslüman erkeklerin geri kalmışlığına endekslersek hiç bir problemimize çözüm bulamayız kanaatindeyim. Şu anda da yine Ortadoğu?a birçok ülkenin işgal altında olduğu, veya işgal planları yapıldığı zamanlarda İran?dan, Afganistan, Somali, Sudan, Filistin, Lübnan?dan kadınların anı kitapları, veya dehşet hikayeleri Batı?da çok karlı bir endüstri olmuş durumda. Kurtarma fantazileri bir zamanların medeniyet götürme misyonunun yerini alıyor. Kadın hakları söylemi teröre karşı savaş retoriğini gizleyebilmek için merkez görevi görmekten sakınmalı, müslüman kadınlar bunun farkında olmalı. Bu anlamda Batı İran diasporasında bulunan feminist İranlı kadınlar buna dikkat çekmek üzere çok etkili bir manifesto yayınlamışlardı. Yani bu retoriklere, bu yeniden tanımlama, şekillendirme çalışmalarına karşı islam dünyasında da batı dünyasında da bilinçli bir red söz konusu, bu sesler solcu, sağcı, dindar bütün kesimlerden farklı kadınlar tarafından dile getiriliyor, bu sesleri duymakta ve kalınlaştırmakta fayda var. Ben genel olarak şöyle ifade edebileceğim bir çözüm yolu düşünüyorum, hepimizin yapması gereken: Varolan değişimin farkında olmak, bu değişimin suni olduğunu veya abartı olduğunu düşünmemek, değişimi tanımlamak, batılı kavramlara karşı tepkileri düşünerek kendi içten kavramlarımızı üretmek, savunmacı yaklaşımlardan uzak durmak, problemlerimizi ve birbirimiz iyi tanımak, her kadın konusu ortaya çıktığında bunun feminist ve batı tandanslı olduğunu düşünmekten vazgeçip bunun artık bizim iç sorunumuz olduğunu da kabul etmek... Kadını pasif, aklı yetmez, dini bütün veya tam değil, fevri, iyi kararlar alamayan gibi geleneksel damgalardan arındırıp islamın kadına bahşettiği pozitif değerlerle düşünmeye teşvik etmek... Eskiyi romantize edip yeniye sürekli kötü muamelesi yapmaktansa yeniyle olan ilişkimizde pozitif bir tavır takınmak... Sahip çıkmak istediğimiz, korumak istediğimiz değerleri iyi tanımlamak, savunmacı yaklaşımlarla kadını pasif duruma sokan tanımlardan uzak durmak... Bütün bu anlattıklarım 200?den fazla kdınla yaptığımız röportajlar ve şu son 3 sene boyunca yapılan yolculukla ve araştırmalar sonucu pratiklerden damıtılmış sonuçlar. Size bir izlek sunmaya çalıştım, bu benim değerlendirmelerim, ama konuya farklı yerlerden farklı açılardan bakılabilir, daha araştırılacak ve üzerinde durulacak bir çok mesele var. Umarım bu belgesel çok küçük bir başlangıçtır.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !
Bu içeriği duvarında Paylaş
  • Bu içeriği arkadaşlarınla paylaş!
  • Yeni içerikler bul!