Ev-Oda

Cam açık, perde rüzgardan sallanıyor, pencere revaklı, çocuk sesleri geliyor, küçük bir oda mescid gibi, duvarda hat yazmaları var…
Bir kadın seccadede ibadet ederken başlar, içeriden ses gelir
Kız (Tuba):
Anne…
Kadın kafasını sağa çevirip bakar kız odanın kapısına gelmiştir. Kız spor giyinmiş bir başörtülü.
Tuba(üzgün ve birşey söyleyecekmişçesine heyecanlı):
Anne…
sözü yarım kalır…
Anne(bir nefes alıp kararlı bir şekilde):
Bak yavrum, ben hiçbirinizle kavga etmiyorum, bunu unutma.
Tuba: (üzgün ve utangaç bir ifadeyle)
Anne aslında ben özür dilemek istiyordum, dün gece üzerine çok geldim, biliyorum sen huzurlu olduğun yerde durmak istiyorsun.
Annesi şevkatlice ona bakar
Kız yanına gelip çömelir, başını öne eğer sonra yavaşça annesine bakar,
Tuba
- Anne ama bir daha düşündün mü?
Annesi gülümser, kızının yüzünü okşar,
Anne:
...hayırlısı böyleymiş, kimseye öfke duymuyorum, sen bunları kafana takma, doğru bildiğin yolda ilerle evladım.
kız düşünceli bir şekilde annesine bakar, üzgün bir ifadeyle kalkar,
Tuba
-ben okula gidiyorum, akşama görüşürüz
annesi:
Allah yolunu açık etsin..
Deyip düşünceli bir şekilde arkasından bakıp sonra tesbihine yönelir…
Karagümrük/ Kariye’nin etrafı:
Tuba Karagümrük’te eski ama restore edilmiş bir evin kapısından çıkıp, karagümrük sokaklarında yürümektedir, önünde 3 tane çarşaflı görür, bir tanesinin yanında küçük kızı vardır, ufak kızın başında başörtüsü vardır, küçük kız çok mutlu sekerek ve hafif bir şarkı söyleyerek yürümektedir…
Tuba yürürken duralamış kızı izlemektedir, çarşaflı kadınlardan birisi “Selamun Aleykum” der,
Tuba birden şaşırarak (irkilerek):
Aleykumselam…
( burada kadınlardan birisi, aa Tuba değil mi o diyerek Tuba’ya yönelir)
Mukadder Teyze:
-Tubacığım (kadının sesi eski İstanbul türkçesi tarzı konuşan okkalı bir ses)
Tuba irkilerek bakar-
Mukadder Teyze:
-benim Mukadder teyzen yavrum
Tuba dalgınlıktan uyanmışçasına gülümseyerek
-Aa Mukadder teyze kusura bakma tanıyamadım, biraz kafam karışık
M.T:
-Allah ferahlık versin evladım, anneniz iyilerdir inşallah
Tuba
-Elhamdülillah, sizler de iyisiniz değil mi?
MT:-hamdolsun evladım, aşevine kadar gidiyoruz, anneniz de inşallah geleceklerdi, nefesimizin şükrünü ödemek için küçük de olsa birşeyler yapmaya çalışıyoruz.
T:-Estağfirullah
MT:-ben sizi tutmayayım Evladım, sizler gençsiniz koşuşturmanız vardır. Allah işlerinizi rastgetirsin.
Deyip elini uzatır, selavatlaşıp yüzüne surer, gözlerinde gülme ifadesini görürüz.
Otobüs Durağı:
Tuba otobüse binerken görülür
Üniversite önü-(Boğaziçi olabilir)
Tuba üniversiteye doğru yürümektedir, önünde bir yerde –bir ağacın arkasında olabilir- veya üniversitenin kapısının göründüğü bir mekanda –çantasından şapkasını çıkarır, başına yerleştirir, türbanı kayıp gibi olmuştur..Hafif yürür arkasından bir ses gelir
-women behind hats!
Tuba yüzünü buruşturup, bıkkın ve öfkeli bir ifadeyle arkasına döner.
Arkasında Saad (Pakistan asıllı amerikalı bir oğlan)
Tuba
-ha ha, I am not in a mood to laugh at your silly American jokes
Saad
-heyy what happened, bad day?
Tuba
-you Americans think that you know everything and you have solution for everything but you don’t understand nothing ok! Nothing!
Saad
Come on sister, don’t take everything through me now!
Tuba öfkeyle
-sister! what sister! Stop calling me sister right, I cant take it anymore- after all this one year that we spent all that time together..that close…
I am so tired and cannot take this muslim way of hypocrisy anymore-
.......
look as you Americans say,” give me a break right”?! )))))
Saad şok olmuş ama şaşkınlık ifadesiyle bakar, ağzından çok yavaşça I just..friendship sözü çıkar gibi olur – elindeki seyyid huseyin nasr kitabı birkaç saniye görünür...tubanin arkasindan bakakalır
Tuba öfkeyle okula yönelir sonra da durup geri döner kafasındaki şapkayı hızla çıkarıp yere atar, uzaklaşır…
Deniz kıyısı-
Dalgalar denize çarpmaktadır, tuba cep telefonundadır
-baba, yapamazsın, onu yalnız bırakamazsın
Tuba dinler, sonra…
-olur, yarım saat içinde oradayım…
Feribot:
Tuba botta denize bakmaktadır…karşısında oturan genç çiftler örtülü ve örtüsüz….
Ofis-
Büyük bir patron odası
Tuba kapıyı çalar girer, babası masadadır,
Kalkıp
-hoşgeldin kızım
Tuba ve babası sarılır, tuba yavaşça geçip koltuğa oturur, babası da karşısına
-birşey içer misin?
Tuba kararlı bir şekilde bakar
-baba annemi yalnız bırakamazsın
Baba- bunlara sen kafanı yorma demedim mi ben sana
Tuba-baba böyle söylemen hiçbir problemi çözmüyor, varolan şeyler yokmuş gibi davranarak nereye kadar yaşayabilirim
Baba-bak Tuba hayat duygusal baktığın bir dönemdesin ve benim yaşadıklarımı anlaman çok zor
Tuba-baba ben herşeyi çok iyi anlıyorum ve merak da etme duygusal filan da değilim
Baba-bak kızım beni neden anlamıyorsun, ben çok değiştim ama annen değişmedi, ondan yıllardır istediğim tek birşey var, çarşafını çıkarması, olmuyor, çarşaflı bir eşle olmuyor, Türkiye’de benim konumudaki bir adam çarşaflı bir hanımla olmuyor neden anlamıyorsun?
Tuba-baba çarşaf onun herkesin saygıyla andığı ailesinden kalan bir miras, bir öğreti bir kimlik..inanç, o çarşafıyla huzurlu neden onu öyle Kabul etmiyorsun!
Baba-işte anlamadığın bu, ben onu öyle Kabul ediyorum, ve bunun için de ayrılmamız gerektiğini söylüyorum
Tuba-sen onunla evlendiğinde de çarşaflıydı baba
Baba-Tuba kaçıncı kez söylüyorum, bunu hatırlamıyorum mu zannediyorsun? ben değiştim, kariyer sahibi oldum, dünyayı tanıdım, ona hala saygı duyuyorum ama benim hayatıma uymuyor yavrum neden anlamıyorsun. Neden ben kötü adam olmak zorundayım?
Tuba- değişiyorsun ama arkanda buraktıklarından utanarak, yokmuş gibi davranarak, daha tanımlamadan, problemleri çözmeden ama terkederek gidiyorsun ve hepimiz böyle yapıyoruz, nolcak baba nereye kadar?
Babası düşünceli bir şekilde kalkar,
-çıkalım şurdan
ikisi beraber ofisten çıkarlar…
Çamlıca Tepesi
Baba ve Tuba arabada, Çamlıca tepesine gelirler , yürümeye başlarlar, kapalı bir gelinle damat geçer , bir köşede bir çarşaflı kadın ve kocası masada oturuyorlardır…
Baba
-annen iyi mi peki?
Tuba
-nasıl olduğunu bilirsin, ibadet, aşevi, Kuran okumaları onda olup bizde olmayan çok şey var….
bakar
bugün Mukadder teyze’ye rastladım öyle düşündüm işte….
nasıl da yabancılaştırıyoruz onları dışarıdan bakarak… ama o benim hayran olduğum ses, tavır, annemin beni dinlendiren huzuru, nasıl bunları terkederiz baba, bunları düşündüm işte…
babası başını sallar…
yürümeye devam ederler
tuba yavaşça bakar, korkuyla
-sanırım korkuyorum, belki de bundan 30 yıl sonra belki ben de terkedileceğim?
Baba üzgün ve düşünceli fısıldar gibi…
-bilmiyorum
yürümeye devam ederler
film biter….
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
6/1/2008 ·

Yorum (yok)
Yorum yaz!
6/1/2008 ·

Yorum (yok)
Yorum yaz!
6/1/2008 ·

Yorum (1)
Yorum yaz!
6/1/2008 ·
Darfur
Arabayla geçerken koşarak gelen çocuklar
Her biri meraklı
Her biri ışıltıyla heyecanla bakıyor
Gelen beyaz misafirleri karşılamak için…
kahvaltı için yediğimiz karper peynirinin kabını görüyorum ellerinde çocukların
Birisi eline almış, etrafına diğerleri toplanmış. O kadar ilginç ki onlar için, hepsi dikkatle inceliyor, dikkatle bakıyor.
insanlığımdan utanıyorum, hepsinin hakkını ne kadar umursamadan ve ne kadar az şükrederek yiyoruz.
En büyük eğlenceleri fotoğraf makinesine poz vermek.
“Savvirni” diye bağırıyorlar.
Sonra onlara hayatlarında hiç yaşamadıkları bir şeyi yaşatıyorum. Fotoğraflarını çekip makinede gösteriyorum.
Sevinçten ve heyecandan gözleri ışıldıyor.
Hayatlarında ilk defa kendilerini bir fotoğrafta görüyorlar.
Geldi bölgesindeki bir köy burası.
7000 kişi yaşıyor.
Şehir merkezine oldukça uzakta, 1.5 saat sürüyor neredeyse. Yolsaki tek araba biziz, gitmekte zorlanıyoruz. Otobüs kuma bir saplanıyor, çıkarmak için yanımızdaki adamlar dakikalarca elleriyle kumları kazıyor.
Otobüsü yürütmek o kadar zor ki.
Köylüler için şehre gelmek neredeyse imkansız. Hiç paraları yok, ancak tarlada ürettikleri şeyleri bir araya toparlayıp zar zor bir otobüs kiralıyorlar, ve takas yoluyla çarşıdan alışveriş yapabiliyorlar.
Burası imkansızlıkların bölgesi.
Bir çocuğun şehre seyahat edebilmesi için belki yıllarca beklemesi gerekiyor, onlar hiç bir şeyi görmüyor, görmeden büyüyor.
Darfur’da hep söylendiği gibi herşey karman çorman. Neden çatışma çıktı, neden halk bu hallere düştü pek bilen yok. Eğer aileden birisi öldürülmüşse kim diye sorduğunuzda Araplar cevabını alıyorsunuz. Ama arap kimdir bilen yok.
Aslında Arap denilen bu kabileler, içelrinde araplarında olduğu atlı militanlardan oluşuyor.
Janjaweed deniyor bunlara yani atlı adam.
Ama Arapların hepsi bu çatışmada taraf değil.
Yani olaylar düşünüldüğünden daha karmaşık.
Afrika’nın en geniş topraklarına sahip olan ülkesi Sudan. Yıllar boyu Güney’deki ayrılıkçılarda, yani çoğu Hıristiyan olan Afrikalı kabilelerle savaştı. Bu savaş nedeniyle Sudan hükümeti ülkenin diğer kesimlerine ilgi göstermedi. Bu nedenle ülkenin batısında bulunan ve Fransa kadar büyük bir alana yayılan 6 milyon nüfuslu Darfur’da kabileler arası çatışmalar başlamıştı bile.
Güneyde savaşan Sudan hükümeti Darfur’da bir yandan gelişmekte olan küçük çatışmalara dikkat etmedi. Ve çoğunluğunu Arap kabilelerin oluşturduğu Janjaweed denilen grupları diğer gruplara karşı destekledi ve silahlandırdı.
İşte çatışmaları özetleyen cümleler bunlar.
Silahlı grupların istediği ise yıllar boyu ilgi gösterilmeyen yatırım yapılmayan Darfura daha fazla kaynak ayırılması. Paranın sürekli idareden bulunan Arap elite gitmemesi...
Darfur bugün bir kamplar ülkesi...
6 milyonluk nüfusun 4. 5 milyonu ya evini terketmiş ya da bakıma muhtaç.
Darfur çoğu çöllerden oluşan geniş bir alan yayılmış bir bölge. Güney Darfurdan kuzeye gitmek için günlerce otobüste seyahat etmeniz gerekiyor.
Başkent Khartomdan Güney Darfura uçakla 1.5 saatte otobüsle ise 5-6 günde gelebiliyorsunuz.
Uçak ise Allah kerim, biletinizi almış olsanız da havaalanına gitiğinizde bilet yok denebilir.
Sarı sıcak ülkenin farkirlik manzaralı geniş toprakları...kumla kaplı ama güzel mi güzel yüzlü insanları...yokluğun ve üzüntünün yanında hep sevinç ve neşe de var... kamplarda hayatı güzellştiren bu güzel ve güleç yüzlü çocuklar... onların neşesi...
Yorum (yok)
Yorum yaz!
29/12/2007 ·

Yorum (yok)
Yorum yaz!
29/12/2007 ·

Yorum (yok)
Yorum yaz!
28/12/2007 ·
İSLAM İNGİLTERE’NİN BİR PARÇASI
74 yıldır yerinde duran British Council’in Londra’daki kocaman binasına girdiğinizde sizi kocaman posterlerde başörtülü kızlar sarışın zenci çekik gözlü gençlerle yanyana duran resimleriyle karşılıyor.
Burası Londra. Londra’nın göbeği..
Aslında çok kültürlülük daha Heatrow havaalanının girişinde gözünüze çarpıyor, hatta İngiltere’ye geldiğinizi bilmeseniz ve kulağınıza sıkı bir İngiliz aksanı çarpmasa buranın Pakistan olduğunu bile düşünebilirsiniz.
Pasaport memurlarından bazıları başörtülü.
Büyük Britanya Krallığı. Dünya yakın tarihinin savaşlarında en fazla ismi geçen ülke. Sömürgecilik, çizilen sınırlar, barış anlaşmları, işgaller... Bütün bunlar bu krallığın dünyanın yarıdan fazlasına hatırlattıkları.
Ancak bu üzerinde güneş batmayan krallık bugün Birleşik Krallık adıyla demokrasinin doğduğu ve en sağlıklı yaşaması gerektiği düşünülen ülke olarak orada gururla duruyor.
İngiltere yüzyıllardır değişmeyen parlementosu ve çok kültürlü faşizm karşıtı yapısıyla övünüyor bugün. Çünkü artık bu ülkenin vatandaşlarını birleştiren şey ne tarihte başka ülkelerde sömürge aracılığıyla kurdukları büyük ticari şirketler ne de üzerinde güneş batmayan toprakları ne de dünyanın her yanında savaşan askerleri.
Bütün bunlar modern dünyanın ortasında kurulmuş bu yaşlı imaparatorluğun varoluş ya da gurur sebebi değil.
İmparatorluk diyorum çünkü herkesin bildiği gibi İngiltere’de hala kraliyet ailesi çok önemli, hala ülke impratorluğu sembolize eden tarihi binalardan yönetiliyor.
Dış işleri bakanlığı 1800’li yıllarda Hindistan ofisi olarak kurulumuş. Yani şimdiki Dış İşleri Bakanlığı eskinin Hindistan ofisi.
Binanın ilk girişinde ingiliz askerinin kocaman bir heykeli karşılıyor sizi, Hindistan’da savaşan herhangi bir ingiliz askerini temsil ediyor.
Duvarlarda ise Hindistan’da valilik yapmış İngiliz lordların tabloları asılı, binanın dış cephesinde ise yine Hindistan’da savaşmış komutanlar ve valilerin büstleri dizilmiş.
Ancak artık koloniler yok, koloniler övünülecek bir şey de değil, ama binalar, resimler, heykelleri değiştirmek mümkün değil İngilizler için . Sanki bu ülke bir müzeden yönetiliyor.
Dış İşleri Bakanlığının bu yapısına rağmen çalışanları farklı kültürlerden. Her türden insanı binanın koridorlarında görmek mümkün.
Kolonilerin çıkardığı isyanlar gibi problemlerle uğraşan bu ofisin şu anda en önemli işlerinden birisi 11 Eylül’den sonra Batı’nın korkulu rüyası haline gelen müslümanlarla ve de 7 temmuz Londra bombalarından sonra İngiltere’nin problemleri çocukları haline gelen İngiliz Müslümanlarla uğraşmak.
Bir yandan hükümet şimdiye kadar olabildiğine özgür bıraktıkları müslümanların oganize olması, ehilleştirilmeleri, entegre edilmeleri vs. gibi konulara binlerce pound harcarken, diğer yandan Dış İşleri bakanlığı İngiliz müslümanları ya da hükümetin müslümanlarla ilgili tutumu konusundaki uluslararası camiada varolan kötü imajı değiştirmek için kolları sıvamış.
İşte bu nedenle uluslararası gazetecileri ülkesine davet ediyor ve bir hafta içinde polisinden tutunda , avukatına gazetecisine, politikacısına kadar bir sürü kişiden bu konuda yaptıkları çalışmaları dinletiyor.
Her gruptan, yaştan ve meslekten British müslümanlarla tanıştırıp onların deneyimlerini gazetecilerle paylaşıyor.
İşte ben de bu toplantıların dördüncüsüne Türkiye’den katılan tek gazeteciydim. Pakistan, bangladeş, filipinler, ürdün ve mısırdan gelen diğer gazetecilerle beraber bir hafta boyunca bir toplantıdan diğerine koştuk, onlarca soru sorduk, farklı gruplarla tanıştık.
İngiliz hükümeti İngiliz müslümanları 7 temmuzdan sonra politikalarının merkezine yerleştirmiş.
İngiliz Müslüman kavramı kendi başına bir tartışma aslında. İngiliz denmiyor çünkü bu bir ırk belirtisi ve bu ülkede ırkçılık uzun yıllardır hukuken yasak.
British yani adanın Britanyalı müslüman kavramı var burada. Böylece herkesin kullanabileceği bir kavram haline geliyor bu.
Devlet Britanyalı Müslümanlar hakkında bir çok proje yapıyor. Gençleri entegre etmek için forumlar kuruluyor, konseyler, basın ofisi, dış ilşkiler ofisleri, devlet tarafından onanan imamlar ünviersite üniversite dolaşıp gençlerin fikirlerini soruyor, onları radikal olmaktan nasıl uzaklaştıracakları konusunda kafa patlatıyor, sorular soruyor, fikirler alıyorlar…
İngiltere’de bütün politkalar söz ve yazı üzerine kurulmuş, konuşarak herşey halledilir, politkalar oluşturarark problemlerin üstesinden gelinir, tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır gibi bir çok sözle açıklanabilecek ikna odaklı eğilimleri var.
Her koldan herkesi ikna etmeye çalışıyorlar sanki.
Hükümetin yaptığı programda ve söylediklerine göre politikalarında Britanyalı müslümanların İngiltere’nin bir parçası olduğunun altı sürekli çiziliyor. Müslümanlardan memurlara herkes şunu sıkça vurguluyor “müslümanlar Avrupa’da en rahat İngiltere’de yaşamaktadırlar, her türlü özgürlüğe sahiptirler. Düşünce ve konuşma özgürlüğü yasalarla güvence altına alınmıştır.”
Diğer Avrupa ülkelerine nazaran İngiltere’deki müslümanların durumunun daha iyi olduğu bir gerçek.
Ancak 7 Temmuz Londra metrosu bombalamalarından sonra işlerin gittikçe kötüye gittiğini iddia edenler de var.
İslami İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Mesud Sharjah yeni çıkan terörizm yasalarının en fazla müslümanları hedef aldığını, polisin sokakta gördüğü her hangi bir müslümanı terörist olduğu zannıyla 28 gün avukatsız ve mahkemesiz göz altında tutabildiğini söylüyor. Bu uzun bir süredir ülkenin insan hakları savunucuları, özgürlükçü aydınları ve politikacıları tarafından sıkça dile getiriliyor. İngiltere onlara göre artık bir polis devleti olma yolunda ilerliyor ki, bu da onu yıllardır eleştirdiği 3. Dünya ülkelerinden biri haline getiriyor. Yeni başbakan Gordon Brown ise tam da biz oradayken bu göz altı süresini 72 güne uzatmayı öneren yeni bir terörizm yasası sundu meclise, ülkde herkes kıyameti kopardı, zaten yasa da meclisten geçemedi.
Lord Hoffman 2004’te çıkacak terör yasaları için şunu söylüyor, Bu millet için bu gibi yasalar terörün kendisinden çok daha tehlikelidir. Bu teröizmin başarmak istediği şeyin ta kendisidir. Meclisin teröristlere böyle bir zaferi yaşatıp yaşatmayacağını göreceğiz.”
Toplantımızın ilk gününde Parlementoya gidiyoruz.
Yüzlerce yıllık binalarda yeni dünya tartışmaları yapılıyor, sanki geçmişe bir yolculuk yapmış hissi veren bu binalarda İngiliz politkası şekilleniyor.
Herşey geleneklere göre, herşey yüzyıllardır olduğu gibi hiç bir şey atlanmıyor.
Hala her sene parlementoyu kraliçe açıyor, atlar, kraliçeyi bekleyen yaverlerinin kıyafetleri herşey tarihte olduğu gibi.
Parlementoda 2 meclis var birisi Lordlar Kamarası diğeri ise Avam kamarası. Kraliçe her sene Avam Kamarasının kapısını tıklatıyor, birisi kapıyı açıyor ve sembolik olarak Kraliçenin yüzüne kapatıyor. Bu kraliyetin avam kamarasının işlerine karışamayacağı anlamına geliyor. Avam Lordlar kamarasına giremiyor, Lordlar da Avama. Ancak özel izinle.
Parlementonun ve dış işleri bakanalığının olduğu Whitehall bölgesinin caddelerinde her yerde imparatorluğun sömürge ülkelerinde savaşmış İngiliz askerlerin heykelleri dizili. Her yerde onlar anılıyor, askerin hiç görünmediği bu ülkede asker heykellerinin gölgesindeki demokrasi şaşkınlık veriyor…
Insanın içlenmemesi mümkün değil. Bütün görüşmelerimiz “Entente Cordialle” adlı odada duvar boyu sömürgecilerin dev yağlı boya tabloları altında yapılıyor. Bu oda ilk 1905’te kurulmuş, Fransızlarla sömürgelerin genişletilmesini içeren anlaşmalar imzalamak üzere, daha sonra da Birinci Dünya Savaşının müttefikleri bu odada imzalamışlar ortak kararlarını.
Bu odada devletin farklı birimlerinden gelen görevliler müslümanlar konusunda yaptıkları projeleri anlatıyor. Mesela yine Dış İşleri Bakanlığına bağlı Basın Merkezi. İngiliz Medyasının müslümanları tanımadığını, hep kötü ve negatif hikayeleri yansıttığını bunun da müslümanları marjinalize ettiğini söyleyen Basın merkezinden iki genç medya ve müslümanalr arasında daha iyi bir ilişki kurabilmek için çalışıyor.
Parlementoda milletvekilleri ve Lordlar Kamarasında bulunan 3 müslümandan biri olan Baroness Udin’le buluşuyoruz.
Baroness Udin de medyanın çığrından çıktığını, ve artık müslümanlara sürekli saldıran medyayı görmemezlikten geldiğini anlatıyor.
Ona ve masada bulunan çoğuna göre medya müslümanaların marjinalize edilmesinde en büyük payı olan güç.
Ancak o İngiliz hükümetinin üzerine düşeni yaptığını, her konuda çok rahat olduklarını Bangladeş asıllı olmasına rağmen onun için vatanının İngiltre olduğunu anlatıyor.
Adalet bakanı Jack Straw’a ise sömürge tarihlerinin kendilerine karşı varolan düşmanlığın nedeni olup olmadığını sorduğumuzda ise “aa biz de sömürldük mesela vikingler tarafından” diyerek pişkince cevaplıyor.
Sağcı olarak bilinen Times gazetesi editörü Michael binyon yıllarca bütün dünyanın teröristlerini özgürlük adına kendi ülkesine alan İngiltere’nin şimdi bu hatasının bedelini ödediğini düşünüyor. Neredeyse bütün müslüman ülkelerden kovulan müslüman köktendinciler faaliyetlerini ingiltere’den yürüttü, şimdi neden İngiltere’de extremizm yayılıyor sorusunu sormanın nekadar saçma olduğunu söylüyor.
Neden İngiliz basını hep müslümanalrla ilgili negatif şeyleri yayınlıyor, neden onları demonise ediyor diye soruyoruz, ne yazıkki gazetecilik açısından pozitif hikaye bulmak çok zor diyerek cevaplıyor.
Devlet tarafından memur olarak atanan 136 imamdan birisi ve şu anda İngiltere’ye gelen imamların denetlenmesi içi çalışan bir kurumun başında olan Masud Ahmada İngiliz casus dizisi spooks’ta gördüklerimi anlatiyorum. İngiltere’de camiye giden bir ingiliz gencinin imamlar tarafından beyninin nasıl yıkandığını, sonra da bir gün gün ortası camiye gittiği zaman imamın bir dolabı açarak hazırda bulunan intihar bombasını bunun beline sarışını neden bu tip dizilere tepki vermiyorsunuz babında anlatıyorum. “Caminin dolabında bomba” bu nasıl basite indirgenmis bir anlayıştır diyerek! Masud Ahmadsa kulağıma eğilerek bana ama gerçekten böyle camiler var, sen ne dolaplar olduğunu hayal bile edemezsin diyerek cevap veriyor.
Tory lerin yani Muhafazakar partinin milletvekili Ali miraj ise pakistanlıların savunacak neyi varki gerçekleri Kabul edelim diyerek sinirleniyor. Ona göre yıllardır gerici düşüncelerle bir İslam anlayışına sahip olan Pakistanlı müslümanların şimdi problem olmaları normal.
Lordlar kamarasındaki 3 müslümandan birisi olan Baroness udin benim vatanımm İngiltere burası, bangladeş değil diyor. Bu ülkede müslümanlar olarak her türlü düşünce özgürlüğüne sahip olduklarını kendi ülkelerinden bin kat daha rahat yaşadıklarını anlatıyor.
Şu insan hakları derneklerinin üzerinde kıyametler kopardığı yeni terör yasası Terorizm act’ten sonra neler oldu diye eski dışişleri yeni adalet bakanı jack straw’a sorduğumda, bunu abartmayın diyor zaten öyle çok sayıda kişi de yakalanmadı. Bunlar normal…
Görüştüklerimiz arasında kimse bu yasalardan etkilenmiş görünmüyor. Öte taraftan insan hakları dernekleri, ülkenin aydınlarının çoğu bu konuda kıyameti koparıyor…
Jack straw la görüştüğüm gün otel odama geliyorum TV’de kraliçe var, kraliçeye sevgi…
Saygı gelenekler…
Britanyalı müslümanlar ne hissediyor bunları izlerken diye düşünmeden edemiyorum…
Kraliçenin bir gününü anlatan belgeselden sonra casus dizisi spooks var, spooks’ta duvarların arkasında geçenler asıl hesaplar konuşuluyor. İran’ın nükleer silahları, ingiliz ve amerika gizli servislerinin iranla yaptığı anlaşmalar vs…
Biz nelerle uğraşıyoruz ki diyorum!
Çok kültürlülük bir hayal değil...
Primia İslamic School for Girls, burası Londra’nın oldukça zengin bir kesiminde bulunan bir islam okulu. 1980 lerden beri burada. Yusuf islam tarafidan açılmış ilk. Uzun süre devletten yardı almak için mücadele vermiş. Çünkü İngiltere’de hem Hıristiyan hem de Yahudi okulları devletten yardım alıyor. Ama yakın bir zaman kadar islam okulları alamıyordu.
En son yapılan mğcadele kazanılmış şu anda İslamia Primary School %80’i devlet tarafından karşılanan bir devlet okulu haline gelmiş.
Bu okul insana ilk girince minicik kızların başörtüsü taktığı Bir islam ülkesi okulu imajı veriyor, neredeyse İngiltere’de olduğunuzu unutuyorsunuz.
Ama öyle değil, bu okul çok önemli bir şeyi başarıyor.
56 farklı dilin konuşulduğu bir okulun varolabileceğini gösteriyor.
Girdiğimiz sınıfta olan 25 öğrencinin her biri orijin olarak farklı bir ülkeden geliyor. Hatta her birinin anne babası bile farklı ülkelerden. Annesi cezayirli babası İrlandalı mesela…ya da düşünebileceğiniz her türlü ülkenin karışımı…
İngiltere işte bu nedenle önemli.
Çok kültürlüğün varolabildiğini varolacağını bir umut olduğunu ıspatlamaya çalışan bir ülke ve Islamia İlkokulu bunun güzel bir örneği. Çünkü bu okuldan çıkan müslüman öğrenciler oldukça başarılılar, ülkede ortaöğretime yapılan genel sınav olan GCSE’de başarı skalaları çok yüksek, ülkenin en iyi üniversitelerine gidiyorlar. Ve normal bir devlet okulunda gösterdikleri başarının üzerinde bir başarı sergiliyorlar.
Sudan, Cezayir ve Nijerya asıllı üç minik öğrenciyşe konuşuyorum, çok sevimliler. Bana onları çekip BBC’de nasıl yayınlayabileceğimin senaryolarını yazıyorlar!
Sonra o küçücük halleriyle başörtülü oldukları için dışarıda tepkiyi karşılaşıp karşılaşmadıklarını soruyorum. Somut birşey hatırlamıyorlar ama korkuyoruz diyorlar. Çünkü dışarıdakiler bizi tanımıyolar, herşey olabilir.
Tabii İngiltere’de bırakın müslüman öğrencinin korkmasını genelde küçük çocuklar “bullying” adlı bir problemle yüz yüzeler, yani diğer arakadaşları tarafından hakaretlerle yıldırılmaya çalışılıyor. Bu da medyaya yansıyan en büyük problemlerden birisi.
Ama okulda şeyh diye çağırdıkları Muhammed Bey herşeyi biliyor. Sudan asıllı bu Polyanna karakterli adam kendine, okuluna, öğrettiklerine herşeye yürekten inanıyor.
Ya da yanımızda bulunan dışişleri bakanlığı memuru Mrs Jill Sharp’den çekindiği için heşeyi böyle full pozitif gösteriyor. Bu adam konuşurken sanki işte İngiliz hükümetinin en sevdiği müslüman vatandaş ben olmalıyım, ya da iyi müslüman vatandaş böyle olmalı gibi bir şey düşündüğü aklıma geliyor. Ama sanki şeyh Muhammed tanıdığım bir çok ingilizden daha çok seviyor Britanya Adasını. Ve müslümanların yıllardır inandıkları klişe şeyi söylüyor, islam batıdan gelecek. Burada gerçek islamın yaşanabilmesi için bütün şartlar mevcut, rüşvet yok, yalan yok vs vs… Burada ben kendi ülkemden çok daha güvende ve rahat hissediyorum diyor. “Eğer sudan’da olsaydım devletin söylediğinin dışında bir söz söyleyemezdim.”
Ancak bu şeyhin söyldiğini bir İngilliz arkadaşımla paylaştığımda tepki versiyor, “Daha ne yalanı söyleyecek İngiltere, Irak’a girmek için söylediği koca yalan yetmez mi?” Düşünüyorum “Batı büyük yalanlar söyler, Doğu ise küçük yalanlar”…
Irak savaşı sanki birden Batının yıllardır söylediği yalanları toparlayıp paket olarak yeniden önümüze getirmişti.
Sonraki durak BBC…
Tanrım bir kaos, Dünya Borsası gibi. İnsanlar önlerinde neredeyse 4 ekranın olduğu masalarda deli gibi çalışıyorlar, çoğu zaman havasız bir ortam, karman çorman masalar, heryerden enformasyon fışkırıyor sanki. Zamanla yarışıldığı ortada. Burada varolabilmek için acayip bir survival instincte sahip olmak gerekiyor kesinlikle.
Frank Gardener, bizi karşılayan gazetecilerden biri. Yıllarca ortadoğudan muhabirlik yapmış, Arapçayı çok iyi konuşuyor, 1 sene mısırda kalıp arapça öğrenen ender muhabirlerden biri.
Sleamun Aleykum diyerek karşılıyor bizi.
Gözlerinde bir naiflik var.
Ortadoğu’ya olan aşkı onu bacaklarından etmiş.
Yıllarca batılı muhabir arkadaşlarına Ortadoğuda dolaşırken insanlara insani ilişki kurmalarını öğütlemiş, Selamun Aleykum deyin muhabbet edin sonra isteyin isteyeceğinizi diyerek tavziyede bulunmuş.
Ancak bir gün Suudi Arabistan’da bir Arap ona gelip Selamun Aleykum dedikten sonra çıkardığı silahıyla iki el ateş edince herşey değişmiş.
Adam silahını ateşlerken Allahu Ekber diyerek bağırıyormuş. Ve Frank gardener bacaklarından olmuş.
Bu hikaye beni çok etkiledi. Frank Gardener içimde yer etti sanki…
Şunu sorguluyordu Frank gardener, şunu Kabul edin belki islami terörizm denmesinden hoşlanmıyorsunuz, belki müslüman terrorist denmesinden de hoşlanmıyorsunuz ama bu insanlar bunu islam adına yapıyorlar bunu Kabul edin.
Kabul etmek ne kadar zor, islam adına masum ve silahsız bir insanı vurma, nasıl oluyor!
Peki müslümanlar dünyada kendilerine karşı başlatılımış olduğunu düşündükleri bu savaşa nasıl karşılık verecekler, işte bı sorunun cevabı çok önemli…
Bugün Mark Steel Independent’ta şöyle yazmıştı, ne zaman Amerika ve İsrail bir araya gelip barış dese Filistin devleti dese ardından Amerika bir yeri işgal ediyor, bir savaş başlıyor. Belki de Amerika İran’a saldıracağı için Filistin barışından bahsediyor...
BBC spin gibi , matrix gibi geçti…
Şimdi ise Preston. Burası bir mahrumiyet bölgesi gibi görünüyor , zaten İngiltere’nin en fakir bölgesi olan lankaşir’e bağlı…
Buralarda fakir beyazlar fakir asyalıları istemiyorlar, çünkü kendi acalakları payı onlarla paylaşmak istemiyorlar.
Henüz kimseyle tanışmadım ancak, şimdiden sınıf sisteminin, bölgeler arasındaki farklılıkların ve bunun müslümanlar üzerine yansımalarının ne kadar görünür olduğunu farkedebiliyorum.
Sanki zenginle fakir arasındaki ayrımı kaldıran Avrupa sistemi çökmüş gibi.
Neden bu kadar farklılık var?
Şimdiden buradaki müslüman gençler için hayatın ne kadar zor olabileceğini farkedebiliyorum.
Sanki burası Pakistan, umarım yanılıyorumdur!
4. GÜN
Patricia Byrne-roberts- lanchashire University Professor-
Multiculturalism has been failed-
Preston’da ilk gün.
Bugün Preston’a dair görüşlerim değişti.
Sanıryorum gece gelmiş olmanın verdiği bir şuursuzlukla Preston’u bir deprivation bölgesi ve pakistan zannettim.
Ama dışarı çıktığımda daha önce ingiltere’de gezdiğim yerlerde gördüğüm imajdan pek de farklı birşey görmedim.
Burası aslında oldukça İngiliz bir şehir, koyu renkli depresif iki-üç katlı binalar, gri bir hava ve ingiltere’nin kuzeyine has dik yokuşlar muntazam kaldırımlar, boş sokaklar.
AVRUPA’DA SOKAKLARA YAYILAN EZAN SESİ!
Tabii bugün sadece Preston değil, Lanchashire’in bir parçası olan Blacburn’a de gittik, aslında biraz yerler zihnimde karşışmış durumda.
Ama en önemli olan faktör sanıyorum, bu bölgenin Londra’yı saymazsak İngiltere’nin en yüksek müslüman popülasyonuna sahip olması.
Yani normalde oran %3 iken burada %20 lere çıkmış durumda. Popülasyonun çoğunluğu Hindistan ve özellikle de Keşmir’den geliyor.
Buranın sokaklarında zaten bunu görmek oldukça mümkün, sokaklarda başörtülü kadınlar, Hint kıyafetli erkekler görünüyor.tabi bizim görebildiğimiz kadarıyla.
Bu bölge aynı zamanda İngiltere’Nin en fazla camisine sahip olan yer. Tam 40 cami var bu bölgede.
Koyu renkli evlerin dizildiği dik sokakların arasında camilerin kubbeleri görülebiliyor.
Aynız zamanda yine burası ezanın sesli olarak dışarıya okunabildiği tek yer.
Sanıyorum Avrupa’da böyle başka bir yer bulunamaz.
Bugün bir programdan diğerine kafamızda bin tane yeni enformasyonla koşuşturduğumuz sırada ezanı duymak için hr tarafta Hint kıyafetli başörtülü kadınların gezindiği, Hijab ve Hint kıyafetlerinin satıldığı dükkanlar arasında birden ezan sesini duymak oldukça ilginç bir deneyimdi.
Sanki arkasında ken Loach filmlerinden fırlama bir manzaranın olduğu bu yere birden tuhaf ve uzaklardan bir ses gelmiş gibiydi.
O sırada müslüman olmayan ingilizlerin bu sesi duyarken ne hiisettiklerini çok merak ettim doğrusu!!!
Tamamen bir bilgi bombardımanına tutulduğumuz bugün aslında bir çok şeyi bir anda kavryaıp gözlemleme fırsatına sahip oldum.
Sabah ilk durak .... Camii ve tabii Community Centre.
Bizi soft görünümlü orta yaşlarda sakallı ama takım elbiseli imam karşıladı.
Buradaki müslümanlar arsında dolaşırken bu hoş misafirperverliği ve hoşgörülü (pleasent) yüzleri görmek hoş bir duygu.
Ama bir yandan da ingiltere’deki mescidlerin ve camilerin bu dağınıklığı yıkık döküklüğü sinir bozucu.
Camide yine imamlar ve gençler bize gençleri çeşitli aktivitelere yönlendirmek için yaptıkları çalışmaları anlattılar kısaca.
Ama sanırım sabahın ilk görüşmesinde representative olarak müslümanlar arasında Sisters for Sistrs grubundan iki convert kadının gelmesi beni en fazla şok ve rahatsız eden görüntüydü.
Bir tanesi peçeli, 20 yıldır müslüman ama sadece 6 yıldır yüzünü örtüyor.
Neden diye sordum, yine korkunç Kemalistler gibi, çünkü toplumun gidişatından rahatsız oluyorum ve örtülmesi gerektiğini düşünüyorum dedi.
Peki ya kadınlar yüzlerini örterek çalışmalılr mı topluma çıkmalılar mı?
Tabiiki evet. Hatta öğretmen bile olabilirler, ilkokulda sınıfta yüzlerini açabilirler. Ama lise için uygun değil.
Blackburn’da peçe takan kadınların sayısı oldukça çokmuş. Ben bile bu kadar kısa bir gezide 3-4 tane gördüm.
Buranın lokal gazetesinin her bir sayfasında peçe takan kadınların yaşadığı problemler anlatılıyor.
Mesele şu , özgürlük tarafından bakıldığında peçe meselesi neden olması dedirtecek bir durum bu ülkede. Ama din yönünden baktığımda bunun hiç bir yerinde din göremiyorum, nasıl oluyor da böyle bir tolumda peçe takıp hem de entegre olmayı bekliyorlar!
SFS un spoke person olan kadınına ise neden herşeyi islami olarak damgaladıklarını ve kültürle, gelenekle islamı karıştırıp karıştırmadıklarını sordum. Mesela elle yemek neden islamiydi?
Kadın düğünlerin islami olarak adlandıralamayacağını belki ama elle yemenin sünnet olduğunu anlatmaya başlamasın mı?
Bütün sinirlerim bozuldu tabii!
Bunun da bir gelenek olduğunu söylediğimde oldukça bozuldu sanırım.
Nedense buradaki müslümanların bu geri kalmış düşüncelerine olan sinirimi bir şekilde bunlardan çıkarmaya kalktım ki, bir yandan kendime de bu nedenle sinir oldum!
Ancak bu SFS grubunun convertlere veya diğer müslümanlara herhangi bir şekilde yardımcı olabileceğini düşünemiyorum bile!
Gençler arasında yaşanan en büyük problemler uyuşturucu, çete, şiddet yani her ülkede genel olarak görülen problemler basically!
KLİSE CAMİ EL ELE!
Toplantıda Little Mosque on the Praire’den fırlama bir de Katolik rahibi vardı.
Bu kadar çok convertin olduğu bir toplumda rahip olmanın onun için bir problem olmadığını anlatmaya çalışıyordu.
İnsanların hiç birşeye inanmamasından amaçsız olmalarındansa bir amaca sahip olmalarının oldukça pozitif bir durum olduğunu anlattı aslında.
Rahip ve imamların el ele verip gençler için çalışmaları oldukça yeni bir durum. Ama toplulukları birbirine yaklaştırmak manasında çok olumlu.
Zubeyde, gençlerle çalışan bir üniversite öğrencisi.
Kadınların her dinden bir çok kadınla beraber fakirler e yardım yaptıklarını çalıştıklarını anlatıyor. Aynı zamanda genç kızlar için futbol, badmington vs gibi bir çok spor aktiviteleri yapıyorlar.
Oldukça tatlı bir kız, yüzünde saflık tazelik var...
BİRİLERİNİN ÖZGÜRLÜKLERİ DİĞERİNİN ÖZGÜRLÜKLERİNİ TEHDİT EDİYOR!
Buraya geldiğimden beri en fzla dikkatimi çeken şeylerden birisi insanların sürekli medyadan şikayetçi olması. Herkes medyanın sürekli kötü imaj yaydığından bunun müslümanları nasıl vulnarable hale getirdiğinde bir çok stereotaypi ortaya çıkardığından ve yanlış anlaşıldıklarından bahsediyor.
Bu kadar yıldır ingiliz medyasını takip eden birisi olarak nasıl oluyor da onların görrdüğünü ben görmedim diye düşünğrken bugün birden anlayıverdim.
Bahsettikleri medyayı ben takip etmiyorum. Bütün bu yanlış imajları abartarak yayan şey bu ülkede tabloid gazeteciliği.
Her gün Sun veya Daily mail’de müslümanlarla ilgili korkunç hikayeler görmekten bıktık diyordu bugün bir üniversite öğrencisi. Ya da sky’da, artık gazeteleri okumak televizyonu açmak bile istemiyorum. Herkes medyanın yaydığı negatif hikayelerden oldukça şikayetçi.
Müslümanların oldukça geleneksel olduğu bir yer olan Accronton’daki community centre’da yine müslümanlar bizden tavsiye vermemizi istediler, medyayı nasıl olur da iyi hikayeler yazmaya yönlendirebiliriz?
Ne kadar çaresiz görünüyorlardı!!!
Sanırım sadece guardian , independent, FT okuyan BBC izleyen birisi olarak müslümanlarla ilgili oldukça dikkatli bir dil kullanıldığını düşünüyordum.
Meğer insanların sürekli anlatmaya çalıştığı şeyden yosun kaldığım için durumu tam olarak kavrayamamamışım!
BBC’de de bir SKY miti vardı, çok parası olan ve bir haberi doğru olup olmadığını kontrol etmeden sadece rating uğruna ekrana süren kolay ama hatalı gazeteciler. SKY dakiler daha fazala kazanır, daha fazla görünür, daha fazla izlenir. Çünkü flaşh ama yanlış haber yaparlar.
BBC dekiler ise en az 3 kaynaktan doğrulamadıkça haber yapamazlar, kullandıkları dile dikkat etmek zorundadırlar ve yaptıkları haberlerle ön plana çıkmaları çok zordur, üstüne üstelik az kazanırlar daha çok çalışırlar. Bu bir gerçek!
HALA UZAKTAN EVLİLİKLER GERÇEKLEŞTİRİLİYOR!
İNGİLİZCE KONUŞAMAYAN, EVDEN DIŞARI SALINMAYAN, OKULA GÖNDERİLEMYEN KIZLAR!
İkinci durağımız Blackburn’un oldukça mahrumiyet bölgesi denilebilinecek, fakir biraz geri kalmıi ve yopunluklu olarak geleneksel asya müslümanlarının yaşadığı bir bölgede halkla çalışmalarını sürdüren bir community centre. (SCC)
Bu merkezin yapacak çok işi var, ama önemli birşeyi başarmaya çalışıyorlar. Mesela aileleri tarafıdnan dışarı gönderilmeyen, ya da okula gönderilmeyen kızlara burada kadınlardan oluşan bir ortamda ingilizce, bilgisayar gibi şeyler öğretiyorlar, eğitimiz ve biraz orta yaşlı olanlara ise el becerileri vs. Gibi şeyler... Yani bir anlamda topluma entegreleri noktasında bir geçiş bölgesi görevi görüyorlar. Bütün bunlar devletin yardımıyla lokal yönetimler tarafından destekli olarak yapılıyor. Ve bence çok önemli.
İnsanlar samimi yaptıkları işe inanıyorar ve değişim yaptıklarını düşünüyorlar.
Aynı zamanda uyuşturucu vs gibi kötü alışkanlıkları olan genç çocuklara da aktivite ortamları sağlayarak ya da seminerler düzenleyerek yardım etmeye çalışıyorlar.
Gördüğüm herşe bana İngiliz Müslümanlarını değişim yapmak için her bir koldan çalıştığını hissettiriyor.
Yorum (1)
Yorum yaz!
RÜZGAR VEYA ÖRTÜNÜN TEHLİKELERİ
1- ÜSKÜDAR SAHİLİ/ arkada vapurlar
Sabah saatleri, sahil vapurlara yetişmek için koşan insanlar, simitçiler bağırıyor, ayakkabı boyacıları vs.. rüzgarlı bir hava ama kış değil, başörtülü bir kız-kare başörtüsü bağlamış,arkadan sıkma değil açık, üzerinde pantolon ve orta boy bir ceket var, spor görüntülü, hızlı adımlarla yürüyor, rüzgar oldukça şiddetli esiyor. Kız uçuşan başörtüsünü tutmaya çalışırken elinden akbil kartı düşüyor, onu almaya çalışayım derken başörtüsünü bırakıyor, şiddetle gelen rüzgar kızın başından başörtüsünğ uçuruyor. Kız başörtüsüz saç bandıyla kalıyor, elini once refleks olarak başına götürüyor, sonra hızla başörtünün uçtuğu yere bakıp koşmaya başlıyor?
2- SAHİL-YOL- ÖNDE ARABA YOLU
Geniş planda başörtüsü uçuyor, kız arkasından koşuyor, kızın saçları da dağılıyor, uzun saçları savrularak koşmaya devam ediyor. Bu sırada kızın koştuğunu ve başörtüsünü yakalamaya çalıştığını gören bir adam da yakalamak için koşuyor, kızın arkasından da bir teyze koşmaya çalışıyor? Başörtüsü görüntüden çıkıyor en önde adam, sonra kız, sonra kadın koşarken görünüyorlar?
3- ARABA YOLU- ARABA
Gitmekte olan bir arabada modern görünümlü bir erkek şoför yanında örtüsüz bir bayan araba sürmekteler, o sırada başörtüsü gelip ön cama yapışır, ani bir fren çığlık ve hafif bir çarpma sesi duyulur.
4- ARABA İÇ
Dehşetle bakan kadının ve şoförün yüzleri,
Şoför: Bu ne ya? Kadın: İyi misin? Şoför: Ulan! Sinirli bir şekilde kapıyı açıp dışarı çıkar?
5- ARABA DIŞ/ yol-arkada zincirleme arabalar kaza
Şoför arabanın dışından başörtüsüne bakıp:
-Bu Allah?ın cezası şey de ne?
Dışarıya çıkmış olan kadın dehşetle yakından bakıp:
-bir başörtüsü
Arabanın arkasından ona çarpan arabadan sinirli bir şekilde gelen diğre sürücü ve başka insanlar toplanmış, diğer sürücü
-kardeşim ne yapıyorsun (parlayarak)
bir kalabalık oluşmuştur, şoför tam diğer sürücüye birşey söyleyecekken , diğer sürücü camdaki başörtüsünü görür, tam o sırada arkadan bir ses gelir
-başörtüm, başörtüm nerede?
Şoförlerin ikisi de sinirli bir şekilde sesin geldiği yöne yönelerek bakarlar
Şoför: Hanfendi neye sebep olduğunuzun farkında mısınız?
Soluk soluğa gelen kız,
Başörtüm nerde
Diğer şoför:
Ya kardeşim başörtüne sahip çıksana, bak az daha senin başörtü yüzünden ortalık savaş alanına dönecekti
Kalabalıktan bir uğultu yükselmekte, arkadan korna sesleri gelmekte, bazıları polis nerde kardeşim demektedir? O sırada arkadan soluk soluğa gelen yaşlı kadın
-ayy hanım kızım, yakaladın mı örtünü? Vah vahh rüzgarın yaptığına bak şimdi?
kaosun ortasında sabırsızlanan kız:
-beyefendi olanlardan üzgünüm ama başörtümü verir misini lütfen?
Bu söz üzerine kalabalıktan uğultular yükselir, herkes başka birşey demektedir sanki.. Arabanın içindeki kadın:
-ay utanmazlığa bak, biz can derdindeyiz bu başörtüsünün derdinde, hala olayın ciddiyetinin farkında değil galiba?
Şoför:
Kardeşim polis gelene kadar başörtünü de alamazsın, buradan da gidemezsin, bu olayın müsebbibi sensin..
Kız:
Ya kardeşim ne alakasın var polisle başörtünün verin takayım ifademi de veririm sonra, sadece örtümü bana verin..
Şoför:
Yaşlı kadın:
Ah evladım verin örtüsünü kızcağızın günah, ayıp evladım?
Başörtünün peşine koşan adam da orada:
Bana bak abi, bu bacımızın örtüsü bizim namusumuzdur,ver bacımıza örtüsünü
Kız rahatsız olmuştur bu söylemden:
Ya durun şimdi böyle tartışmalara gerek yok, ben burda kavgaya sebep vermek istemiyorum, durumu anlıyorum ama siz de beni anlayın örtümü verseniz
Oradan bir kadın:
Ah siz var a ortalığı karıştırın sonra masum ayaklarına yatın, hem takıyorsun hem de sahip çıkmıyorsun, ne bu y a!
Diğer şoför:
Sahip çıkacaksın kardeşim, başındakinin farkında olacaksın, boru değil...
Yaşlı teyze:
Ah hanım kızım bir iğne tutturuverseydin
Bir önceki kadın yanındaki adama eğilip:
Ayy herşeyi tehlike bu başörtüsünün, geçende otobüste birisi takmış nah bu kadar iğneyi kafasına, son anda farkettim animallah- Allah korusun yarabbim!
Başörtünün Peşine koşan adam, uzaktan onları görüp:
Bana bak hanım, örtü hakkında öyle ileri geri konuşma,...
Bu sırada polis sesi gelir, uğultu kesilir, herkes polise doğru bakar- Polis kalabalığı yarıp gelir: Önce kız atlar:
Polis bey rüzgardan başımdan uçtu, işe yetişmem gerek örtümü verir misiniz?
Polis:
Ne örtüsü kardeşim?
Şoför:
Arabayı kullanıyordum, önüme birden kapkara birşey yapıştı, Allah?tan reflekslerim iyidir durumu son anda kurtardık, ama arkada zincirleme oldu tabii
Arabadaki kadın:
Meğer hanfendinin başörtüsü uçup bizim cama yapışmış!
Kız:
Polis bey lütfen örtümü alıp gidebilir miyim?
Gürültüler arasında bunalmış görünen Polis:
Bir dk. Hanfendi, şimdi sırası değil...Siz şöyle polis arbasının içine geçin..., sonra bakacaz, sabredin...
Telsiz sesleri, arkada bir uğultu, biraz müzik girer, jimmy yavaşça uzaklaşmaya başlar, rüzgar esmeye devam etmektedir, başörtüsü arabanın camından kurtulur, arabadaki kadın hızla hareket edip başörtüyü kapar, yüzünde hınzırca bir ifade. Jimmy uzaklaşırken kızın saçları da dalgalanır, kız yavaşça arkasına dönüp polis otobüsüne ilerler... Jimmy kalabalıktan uzaklaşarak üsküdar sahilinden ayrılmakta olan vapura dolar,,Türk bayrağı dalgalanmaktadır... Finitto...
Bu yazıyı sayın Nihat Dağlı'nın diğer senaryo denemesine yaptığı ironi nitelemesinden ve de beğenisinden sonra bu bloga koymaya cesaret ettim. Bu aslında ironi konusunda yazdığım senaryolardan ikincisi. aslında sonuna şöyle yazmalıyım: To be continued!... ......................
Kalıcı Bağlantı
Yorum (2)
Yorum yaz!
cüzdan
1- DIŞ-GÜN
OTOBÜS DURAĞI
Otobüs durağında kalabalık arasında bir kız (cool tipli, hafif hippi gibi giyinmiş)
minüsbüsten iner, elinde çantası ve kitaplar vardır, simitçiye yönelir, cüzdanını
çıkarır, simit alır eli kalabalık bir şekilde simiti ve cüzdanı tutmaya çalışırken
önünden geçen başörtülü kızı görür. Arkasından koşmaya başlar.
2-DIŞ-GÜN
OTOBÜS DURAKLARININ BİRAZ İLERİSİ
VEZNECİLER CİVARI KALABALIK OLABİLİR, SİMİTÇİ ARKA FONDA
-Dilara, hey Dilara
başörtülü kız döner bakar , tanıdığını ifade eden bir bakışla
-Özgür, heeyyy
birbirlerine yaklaşırlar,
Özgür: Aman Tanrınm ne kadar uzun sure oldu, seni görmek harika!
Özgürün elinde kalabalık olduğu için Dilara sarılacakmış gibi yapar, vazgeçer.
Dilara?nın da elinde bir poşet ve çanta vardır.
Dilara: Kesinlikle harika, ne bu hal, acelen mi var?
Özgür: Evet ya kızım sınava yetişecem açlıktan öldüm bir simit alayım dedim, ama
acele gitmem gerek, benimle okula kadar yürür müsün? En azinda iki çift laf ederiz...
Dilara saatine bakar.
Dilara: Aslında benim de bir yere yetişmem gerekiyor, ama sanırım yolumu okulun
önünden geçirebilirim.
Ikisi beraber yürümeye yönelirler.
Dilara: Ayakkabının bağcıkları açılmış.
Özgür: ohh shit!
Özgür eğilmeye çalışır, fakat elinde simit cüzdan ve kitaplar vardır, o sırada kitapları
düşer sonra cüzdanı savrulur, o simiti kurtarmaya çalışır.
Dilara telaşlı bir şekilde: dur bir dk dur dur yardım edeyim!!
Dilara cüzdanı alır, yerdeki kitapları ve kağıtları toplamak için Özgür?e yardım
edebilmek için yönelir, elindeki cüzdanı tereddüt edip kendi çantasının içine atar.
Özgür: hiç değişmemişim değil mi...
Gülmeye başlar,
Sınavda kopya kağıtlarını nasıl düşürüp hocanın ikimizi de sınavdan nasıl attığını
hatırlıyor musun?
Dilara da bir yandan kitapları toplarken bir yandan da kahkaha atar
Dilara: Sadece tek bu olsa, kızım senin sakarlıkların yüzünden başımıza gelmedik
kalmamıştı, nitekim bugün de o günlerdne biri olabilir. Hadi çabuk hadi hadi...
3- DIŞ_GÜN
VEZNECİLER ÜNİVERSİTEYE GİDEN YOL
Dilara ve Özgür hızlıca yürmeye devam ederler:
Ö: Ee ne yapıyorsun, neredeyse bir sene oldu görüşmeyeli di mi?
D: Sanırım oldu, evet. Ya napayım, aslında okulu bıraktım diye evde oturmuyorum,
bin tane şey var yapacak, kurslar, konferanslar vs.. Vaktimi dolduruyorum bilirsin.
Ö: Ya napacaksın bir sene kalmıştı şu lanet diplomayı almana, düşünmüyor musun
dönmeyi.
D: ya boşveresen o meseleleri bin kere konuştuk zaten...Amaa asıl bomba, yurtdışına
gidiyorum. Bu gün de vizemi almaya gidiyordum, yarın uçak.
Dilara güler.
Özgür şöyle bir durur, bakar
Ö. Woww, büyük karar. Ama super. Çok sevindim. Hangi ülke?
D: İngiltere
Ö: desene seni son görüşüm
D: he evet Özgür, dönülmeyecek bir yere gidiyorum:! (Yüzünü saçmalama der gibi
bir ifadeye sokar) Kızım saçmalama ahiret mi, gelecez herhalde. Sen onu bunu bırak
da ne yapıyor herkes?
Ö: Ya ne olacak, depolitize bir üniversite hayatı çekilir mi ya. Memlekette sol da
kalmadı sağ da. Biz de savaş karşıtlığı filan artık, buluşuyoruz ama yok yani..
D: öff ya bana ciddi meselelrden bahsetme, ben uçuyorum bugün, sen bana asıl
milletten haber ver, özellikle bazılarından...
4-DIŞ_GÜN
ÜNİVERSİTE ÖNÜ
ARKADA ÜNİVERSİTEN,İN GİRİŞİNDEKİ GÜVENLİK KLÜBESİ
Bu sırada üniversitenin önüne gelmişlerdir. Özgür saatine bakar.
Ö: oo kızım dedikodudan bol bir şey mi var. Sana Oğuz?u anlatmalıyım aslında, amaa
yaa sınava geç kalıyorum galiba,
Dilara Oğuz deyince meraklı bir bakış atar ama sonra
D: evet ben de elçiliğe, ya biz niye hiç görüşmedi
Ö: Artık ingiltereden gelince uğrarsın, ben kaçıyorum bebek, seni görmek çok
güzeldi.
Aceleyle öper, koşarak okulun girişine gider, arkasına dönüp
Ö: senin emailini göndersene bana
Diye bağırır
D: Seninki bende yok ki diye bağırır sonra da
Oğuz?a sor onda vardı birzamanlar diye seslenir
Özgür bir öpücük daha göndererek koşarak okula girer.
5- DIŞ GÜN
ÜNİVERSİTE ÖNÜ
Dilara klübenin önünden aşağıya doğru yürümeye yönlenmiştir. Saatine bakar, sonra
telefonunu aramak üzere ceplerini karıştırı, sonra çantasına yönelir ve birden
Özgür?ün cüzdanıyla karşılaşır.
Yüzünde kahretsin ifadesi
Olamaz!!!
Cüzdana bakar, koşarak üniversteye geri gelir, klübenin önünden bahçeye doğru
bakar, özgür kaybolmuştur.
Klübedeki güvenlik görevlisine bakar, saatine bakar, cüzdana bakar.
6-DIŞ GÜN
ÜNİVERSİTE ÖNÜ GÜVENLİK KABİNİ
Güvenlik görevlisi içeriye giren öğrencileri izliyor, elinde telsiz. (güvenlik
görevlisiAnadolu tipli,
Dilara yaklaşır
- merhaba, benim acilen içeri girmem gerekiyor.
- Bacım böyle giremezsin. Ba...
- Ya biliyorum, ama ben öğrenci değilim, yani öğrenciyim de bıraktım. Başka
bir durum var, acilen bir arkadaşıma bir şe...
- Bacım ne olursa olsun, kurallar böyle
- Ya anlamıyorsunuz, arkadaşımın cüzdanı bende kaldı, ve onu ulaştırmam
gerek,
- Ya asıl sen anlamıyorsun kardeşim, ne olursa olsun k u r a l!!! Ver bana ben
ulaştırırım öğreciye
- Ya nasıl vereyim cüzdan bu, nasıl güveneyim, kendim vermem gerek
- O zaman sen bilirsin, aç gir
- Ya ne açması ya! Ben okulu..hep aynı hikaye hep off ya off ya!
Güvenlik görevlisi arkadan gelen öğrenciye yol vermesi için göz işareti yapar, Dilara
arkaya doğru çekilir.
7- ÜNİVERSİTE ÖNÜ
KARŞI DUVAR
Dilara Elinde cüzdana bakar,
-Allahım ya ne oloacak şimdi ya diyerek ellerini yüzüne kapatır..
Açar bahçeye bir umutla bir daha bakar, tanıdık birisini görke ümidiyle. Sonra
karşıdaki duvara sanki çaresizce yaslanır.
8-ÜNİVERSİTE ÖNÜ
KLÜBE ÖNÜ
O sırada klübenin önüne bir kargo kamyonu yaklaşır. Güvenlik görevlisi klübeden
dışarı çıkıp kamyonun yanına gider. Adam elinde bir kağıdı göstermekte ve
imazlatmaktadır. Dilara onları görür, ve hızlıca koştuğu gibi güvenlik görevlisine
çaktırmadan yavaşça içeriye girer.
9-ÜNİVERSİTE BAHÇESİ
Dilara içeridedir. Arkasına usulca bakar. Kenardan görünmemeye çalışarak hızlıca
okulun kapısına doğru koşmaya başlar.
Kenarda oturan öğrenciler Dilarayı görünce şaşkınlık ifadesi alırlar:
- vayy abi ne iş
- hadi bugün darbe olur, irtica üniversiteye sızdı
gülme sesleri
Dilara?nın birisinden kaçtığı görünmemeye çalıştığı ve tedirgin olduğu belli
olmaktadır.
Kenarda ellerinde tesbih oturan iki genç öğrenci (milliyetçi tipli kabadayı) veyahut
solcu tipliler (sakallı, puşili?):
- abi yasak kalktı mı?
- Yoo ben oyle birsey duymadım, baksana zaten kız kacıyor
- Haklısın, gel bir bakalım neler oluyormuş, burnum eylem kokusu alıyor...
10- DIŞ GÜN GÜVENLİK KLÜBESİ
İki öğrenci güvenlik görevlisine yaklaşır.
- naber Metin abi
- oo çocuklar iyidir, gelsenize bir çay ısmarlayayım.
- Metin abi hayırdır bir başörtülü gördük içerde?
Metin yüzünde acayip bir tekaş ifadesiyle
-nerde nasıl?
-okula girdi abi.
-ne renkti eşarbı?
-pembe
-hay Allah ya, görmeden kaçmış olmalı, eyvah hocalar görürse işimden olurum
abi
telsizi alır.
- alo alo şüheli birisi içeri girdi, destek lazım
- nedir?
- Bir başörtülü içeriye sızdı
- Tamam geliyoruz..
Osırada iki genç kaybolmuştur güvenlik klübesinden...
11- İÇ-GÜN
ÜNİVERSİTE KORİDORU
Dilara koridorda hızlıca yürümekte ve sınıflara bakmaktadır. Karşıdan gelen bir grup
öğrenciye:
-Hukuk 4. Sınıf sınavları nerede yapılıyor biliyor musunuz?
Kızlar şaşkın bir vaziyette:
-mm zannediyorum 2. Katta ama hangi sınıf olduğunu tam bilemiyorum, büyük
anfideyse koridorun sonundadır
-teşekküler...
Kızlar şaşkınlıkla fısıldaşarak uzaklaşırlar...
12-DIŞ GÜN
ÜNİVERSİTE BAHÇESİ
İki genç bahçede bir köşede konuşmaktadırlar
-abi bu inanılmaz bir fırsat, polise karşı durmalıyız, üniversiteye sokmamalıyız.
-tamam hadi konuşmayı bırak herkese sms geç, öğrenci birliğindekileri diğer
fakültedekileri toplasınlar, bu kızı bugün bu üniversiteden zor çıkarırlar...
13- İÇ GÜN
ÜNİVERSİTE KORİDOR
Dilara 2. Katta koridorda koşuşturmaya devam etmektedir. Koridorun sonuna gelir,
etrafına bakınır kimse yoktur. Off diyerek kapıyı açıp içeri bakar.
14- İÇ GÜN
ÜNİVERSİTE ANFİ
Anfide kalabalık öğrenciler birden açılan kapıda beliren Dilara?ya bakarlar, topluca
bir aaa sesi duyulur.
Masasında oturan hoca:
-Ne oluyor burada diye birden masasından kalkıp irkilir...
Dilara içeriye uzanarak:
-çok özür dilerim, burası 4. Sınıf hukuk sınıfı sınavı mı?
Dilara bir yandan anfideki öğrencilere bakmaktadır kaygıyla. Özgür yoktur içlerinde.
Dilaranın yüzünde bir utanma belirtisi
Hoca:
Hamfendi kimsiniz bilmiyorum ama, burası bir sınav evet 4 sınıf sınavı hem sınav
ortasında giriyorsunuz hem de bu halde, bütün yasakları çiğneyerek.
Dilara:
Şeyy, yok benim niyetim, çok ö...
O sırada anfiden bir öğrenci kalkar:
-Hocam burası demokratikl bir ülke isteyen istediği gibi girer. Milletin kıyafetine
karışmak sizi.n giib birbilim adamına yakışıyor mu?
5- 6 öğrenci daha sıralara vurarak desteklerler.
Başka bir öğrenci fırlar:
-Sizin gibiler yüzünden bu ülkeye şeriat gelecek göreceksiniz o zaman
-Türkiye laiktir laik kalacak!
Birkaç öğrenci de bu sözü alkışlar.
Bu sırada Dilara yok olmuştur, hoca sınıfı sakinleştirmeye çalışırken öğrencilerin bir
kısmı sınıfı terkeder.
15- İÇ GÜN
ÜNİVERSİTE KORİDOR
Dilara hızılca yürmektedir. Arkasından öğrenciler koşarak gelir.
Bir çocuk:
-Statükoya, ve despotizme karşı verdiğiniz mücadelenize destek veriyoruz. Bizimle
gelin!
Dilara:
-Nereye? Ne mücadelesi, ya bakın sadece bir arkadaşıma ulaşmaya çalışıyorum.
Diğer bir kız: Ne olursa olsun, bugün bu üniversiteden sizi çıkarmamak için
direneceğiz.
Dilara:
-hayır, hayır lütfen gitmem gerek!
O sırada koşarak daha önce bahçedeki gençlerden biri gelir.
-hey çabuk buradan hemen uzaklaşmamız gerek, polisler geliyor...
Dilara:
-ne polisi ya!
Diğer kız Dilarayı kolundan çekiştirerek, 10 kişilik bir grup koridordan hızlıca
koşmaya başlarlar.
16- İÇ-GÜN
ÜNİVERSİTE BOŞ BİR SINIF
Öğrenci grubu Dilara da içlerinde boş sınıfa koşarak girerler.
Daha önce konuşan çocuk:
- Arkadaşlar, eylemimiz burada ve bahçede sürecektir. Bahçedeki
arkadaşlarımız polisin buraya ulaşmaması için barikat kurmuşlardır.
İçlerinden bir kız:
Peki hocam eylem planımız nedir? Ne yapacağız günün sonunda
Çocuk:
-Niyetimiz polislerin özgürlüklerimizi ne kadar baskıladıklarını basına ve
kamuoyuna göstermektir. Niyetimiz basını buraya toplayıp bir basın açıklaması
yapmak, statükoyu, elitçi devlet anlayışını, YÖKü kınamak. Ondan sonra başörtülü
kardeşimizi içimize alarak okuldan uzaklaşma hakkı isteyeceğiz. Tutuklamaya
direneceğiz...
Dilara offlayarak pencereye yönelir..
Pencereden bahçedeki kalabalığı, ve polisleri görür,
-Aman Allahım! Der..
O sırada içeriye bir çocuk daha girer, Dilara?yı görür, şaşkınlıkla:
-Dilara!
-Oğuz!
Oğuz biraz kalır sonra yanına gelerek:
-Sen napıyorsun burada Allah aşkına, maillerime cevap vermediğin zamanlarında
eylem planları yapıyordun demek
D: ha ha, çok komik, bak hiç vaktim yok senin saçma sapan laflarınla uğraşmaya .
Acilen bana özgür?ü bul, buradan hemen çıkmam lazım
O: ne Özgürü ya, ne oluyor Allah aşkına burada
D: ya senden birşey rica ediyorum, gerçekten hiç vaktim yok acilen bana Özgür
lazım, eski günlerin hatrına!
Oğuz şöyle bir bakar,
-Tamam tamam
deyip koşarak çıkar...
Arka planda öğrenciler arasında konuşma ve tartışmalar devam etmektedir...
17- İÇ-GÜN
ÜNİVERSİTE KORİDOR
Öğrenciler telaşla anfiden çıkmaktadırlar. Özgür belirir, oğuz yanına gelir
Özgür heyecanlı bir şekilde:
-hey dostum eylem varmış, haberin var mı?
Oğuz telaşlı bir şekilde,
-hadi çabuk gidiyoruz diyerek kolundan çeker
-hop hop ne oluyoruz ya,
-Dilara cagriyor
-ne Dilara mı, nerde
-üst katta hadi güzelim hadi çabuk
Özgür acayip bir şaşkınlık icerisinde koşarak çıkar...
18-İÇ GÜN
ÜNİVERSİTE BOŞ SINIF
Dilara etrafı öğrencilerle sarılmış
-Küresel kapitalizmin, statükocu oyunlarına karşı birleşmeliyiz,
diğer bir ses: islamcı solcu hepimiz despotlara karşıyız!!
Diğer bir ses: Dilara basın açıklaması yapmalısın!
Dilara Özgür?ü şaşkınlık içerisinde gelen Özgür?ü gördüğü gibi kalabalık içinden
sıyrılıp direk kolundan tutar ve bir kenara çeker:
Dilara: -bana bak, kızım sen hayatımı mahvetmek zorunda mısın her sefer?
Özgür: -ya noluyoruz be
Dilara çantasından cüzdanını çıkarıp bunun gözüne sokar gibi yapar
Özgür: Aman Allahım cüzdanım sende m i y di? Yüzünde dehşet ifadesi...
Dilara: Beni bu pisliğin içinden çıkarmak zorundasın, yarın İngiltere?ye uçmam
lazım!
Özgür: ebn ne yapabilirim Allah aşkına, bahçede barikat var, polisler her tarafta ,
çıkmana imkan yok!
Dilara kafasını duvara vurarak: Allahım nedir bu saçmalık ya! Ne olur gerçek
olmasın!!! Yüzünü kapatır...
Sonra gayet sinirli bir şekilde birden hızla Özgürün kollarını tutar:
-gel benimle!!
19- DIŞ GÜN
ÜNİVERSİTE BAHÇE
Polisler sarmış, barikatın arkasında öğrenciler slogan atıyor:
-DEVLET ÜNİVERSİTEDEN DIŞARI
-ÜNVERSİTELERE ÖZGÜRLÜK!
Arkadan özgür?ün kıyafetleri içerisinde Dilara görünür. Başına şapka takmış, boynuna
fular dolamış başı önünde, çaktırmamaya çalışarak, öğrencileri yarar...Kenardan
dolaşarak, polislerin yanına vararak:
- Acilen çıkmam gerek
Polis: bütün öğrenciler sorgulanacak çıkamazsınız
- bakın ben eylemden değilim, sınavdaydım ve şu anda da acilen hastaneye
gitmem gerek, hayat memat meselesi
Polis şöyle bir bakar, düşünür sonra gel peşimden diyerek Dilara?yı güvenlik
klübesinin yanına götürüp kapıyı açarak dışarıya bırakır.
Güvenlik elemanı peşinden:
-Şapkayı bir dahakine dışarda takın, içerde yasak diye seslenir
Dilara dışarı çıkmışken güvenlik görevlisine yüzünü döner
-bir daha olmaz der ve gülümser...
Güvenlik görevlisinin yüzünde hafif bir soru işareti sonra bahçeye döner...
20- DIŞ GÜN
ÜNİVERSİTE BOŞ SINIFIN PENCERESİ
Pencerede Özgür Dilara?nın pembe başörtüsüyle görünmektedir. Yanında daha önce
bahçede görünen delikanlı elinde megafonla açıklama yapmakta bahçeden alkış
sesleri gelmektedir:
-Üniversite de devlet te halkındır, başörtülü de başörtüsüz de halktır.....
sesler bir uğultu olur, jimmy camdan bahçeye döner, sonra yola doğru yönelir, Dilara
yürümektedir, uğultu müziğe dönüşür, Dilara şöyle dönüp bir arkasına bakar.
THE END
Kalıcı Bağlantı
Yorum (4)
Yorum yaz!
« Önceki ::